-
201.
0Osmanlı’da Bulgar isyanlarıTümünü Göster
Dönemin ingiliz Başbakanı William Ewart Gladstone, Osmanlı Devleti ve Türkler aleyhindeki iftira dolu kampanyasının temelini, Bulgaristan’da yaşanan olaylar üzerine kurmuştu. The Times Gazetesi ile birlikte Londra’da günlerce Türk aleyhtarı organizasyonlar düzenlemişti. 200 bin adet basılan Bulgar Dehşeti ve Doğu Sorunu isimli kitabı, abartılı izahlarla Türk düşmanlığını işlemekteydi. ingiliz derin devletinin teşvik ettiği Bulgar isyanlarını, Osmanlı aleyhinde başlatacağı asılsız bir kara propaganda için bahane olarak kullanıyordu.
Bulgar isyanı, aslında, Osmanlı’nın çöküş döneminde, ingiliz derin devletinin teşvikiyle, ardı ardına çıkarılan isyan hareketlerinden biriydi. O dönemde, yıllarca Osmanlı topraklarında barış ve huzur içinde yaşayan yerel azınlıkların birdenbire hareketlendiğine ve isyana kalkıştıklarına şahit oluyoruz. Tüm bu isyanları incelediğimizde ise, isyanların ve kışkırtıcı propagandaların çıkış noktasının ingiliz derin devletine bağlı askerler, subaylar, elçiler veya ajanlar olduğunu görürüz. Her bir azınlık grup içinde söz konusu isyancılar, birer birer, ingiliz derin devleti tarafından silahlandırılmış, Türkler aleyhine cesaretlendirilmiş ve ayaklanmaları sağlanmıştır. Ayaklanmalar, yüzlerce, hatta kimi zaman binlerce Müslüman Türk’ün şehit edildiği korkunç olaylarla başlamıştır. Ardından Osmanlı ordusu, saldırıda bulunan çetelere hak ettikleri cevabı verince de bu sefer ingiliz derin devletinin ajan provokatörleri tarafından “katil ve katliamcı Türkler” yaygarası koparılmıştır. işte, ingiliz derin devletinin Osmanlı içinde kışkırtma ve isyan çıkarma politikası bu şekilde vücut bulmuştur.
Tarihçi yazar Süleyman Kocabaş, o dönemde ingiliz derin devleti tarafından gerçekleştirilen Bulgar tahrikini şu sözlerle anlatmıştır:
ingiltere, Bulgar isyanı konusunda da Yunan isyanı konusundaki tutumunun aynısını sergiledi. ilkin, Osmanlı toprak bütünlüğünü korumak uğrunda Slav isyanlarına cephe alan ingiltere, 1870’li yıllara gelindiğinde “Bulgarları sözde Rus nüfuzundan kurtarmak için himaye etmeye” başlamıştır. (Panslavistler’in) Londra’da komiteler kurmalarına, bu komitelerin tertip ve teşvikiyle Türklerin aleyhine bir çete harbi yapmalarına müsaade etmiş ve Türklerin bu çeteleri ortadan kaldırmalarına itirazcı kesilmiştir.
ingiliz derin devletinin teşvik ettiği söz konusu isyanlar ile yüzyıllarca bir arada yaşayan Osmanlı halkları birbirlerine kırdırılmış, ardından ortaya çıkan siyasi sonuçlar tümüyle ingiltere’nin lehinde olmuştur. ingiliz derin devleti, siyasi çıkarları için kadın, çocuk, yaşlı, genç demeden milyonlarca Müslüman, Hristiyan, Musevi, Türk, Bulgar, Ermeni, Rum, Boşnak, Arap, Çerkez ve Arnavut masumu gözünü kırpmadan katletmiştir.
isyanda ölen Bulgar sivil sayısı, resmi Osmanlı raporlarına göre 1400’dür. Buna karşılık, 1000 kadar da Müslüman Osmanlı vatandaşı katledilmiştir. Avrupa basını kimi yerde ölü sayısını 200 bine kadar çıkarmıştır. Oysa bugün bile Bulgar tarafının resmi iddiası 30 bindir. Tarafsız Belçikalıların hazırladığı rapor bile en fazla 4500 sivilin öldüğünü kabul etmiştir. Kuşkusuz, rakam kaç olursa olsun sonuçta masumlar yaşdıbını yitirmiştir; önemli olan ise bu masumların kanının ingiliz derin devletinin elinde olmasıdır. Burada rakamların farklılığına dikkat çekmemizin nedeni, ingiliz derin devletinin entrikalarını gözler önüne sermek içindir. ingiliz derin devleti, her daim abartılı rakamlarla bir galeyan oluşturmak istemiştir.
Bulgar isyanının en önemli sebeplerinden biri, imparatorluğun sonunu getirecek olan 1876 darbesine hazırlıktır. Bulgar ayaklanmasından sadece 1.5 ay sonra, ingiliz yanlısı cunta istanbul’da darbe yapmış, Sultan Abdülaziz Han şehit edilmiş, V. Murat deli ilan edilmiş ve II. Abdülhamit zorla tahta geçirilmiştir. Bunların tümü, ingiliz derin devletinin planları dahilinde gerçekleşmiştir. Bütün bunların ardından ingiliz derin devleti, II. Abdülhamit’e baskı uygulayarak kendi isteklerini hayata geçirme safhasına geçmiştir. Zaten dönemin ingiliz Başbakanı Gladstone’un Türk karşıtı sözleri de, II. Abdülhamit’in tahta çıkmasının ardından bıçak gibi kesilmiştir.
Osmanlı’yı darbeye zütüren olayların fitilini tutuşturan asıl aşama ise Nisan Ayaklanmasıdır. Ayaklanmanın başladığı 20 Nisan 1876’dan II. Abdülhamit’in tahta çıktığı 31 Ağustos’a kadar geçen 4 ay içinde ingiliz derin devleti tüm imkanları ile Türklere kin kusmuştur. Türkleri sanal katliamlarla suçlayan ağızlarsa ingiliz derin devletinin Afrika’da Zululara, Avusturalya’da Aborjinlere, Amerika’da Kızılderililere, Uzak Doğu Asya’da Hint ve Çinlilere yaptığı gerçek ve belgeli katliamlara karşı sessiz kalmışlardır. -
202.
0Yunan isyanı ve Lord ByronTümünü Göster
"Yunan isyanı sırasında Yunan ordusunun neferliğini üstlenen homociksüel ingiliz şair Lord Byron"
Yunan isyanları sırasında Osmanlı Devleti, Yunan birlikleri ile değil, doğrudan ingiliz derin devleti ile savaşmıştır. Homociksüel ingiliz şair Lord Byron, savaş sırasında Yunanlardan daha çok Yunan ordusunun bir neferi gibi mücadele etmiştir. ingiliz derin devletinin finansmanı ile paralı askerlerden oluşan “Byron Birliği”ni kurmuştur. Birliğin başında savaşırken ölmüştür. Lord Byron, Tepedelenli Ali Paşa’yı ayaklanmaya ikna etmiş, bu sayede Osmanlı ordusu iki tarafta birden mücadele etmek zorunda kalmıştır.
Osmanlı ordusu, Yunan isyanı’nı bastırmak üzereyken, ingiliz derin devletinin öncülüğünde ingiliz, Fransız ve Rus donanması, Navarin’de Osmanlı ve Mısır donanmasının 70’ten fazla gemisini batırmıştır. (Navarin saldırısında ingiliz derin devletinin oyunlarına ilerleyen satırlarda detaylı yer verilmiştir) Ancak Osmanlı ve Mısır donanmasının yok edilmesi de Yunanların galibiyeti için yeterli olmamıştır. Yunan Devleti, ancak 1828-29 Osmanlı-Rus Savaşı’nın akabinde kurulmuştur. Gerçekleşen bütün bu olaylar, ingiliz derin devletinin güdümünde olmuş ve derin devletin himayesinde Yunanlara bağımsızlık sunulmuştur.
Yunan komutan Kolokotronis, anılarında, Tripoliçe şehrinde 32 bin Türkü şehit ettiklerini yazmıştır. ingiliz tarihçi Walter Alison Phillips ise Tripoliçe katliamı hakkında şunları söylemiştir:
Üç gün boyunca şehrin sakinleri, bir vahşi çetenin kötülüğüne ve keyfine bırakıldı. Yaş ve cinsiyet ayrımı yapılmadı. Kadınlar ve çocuklar, öldürülmeden önce işkencelere tabi tutuldu. Katliam o kadar büyüktü ki, Kolokotronis, kapıdan hisara kadar, atının ayaklarının yere hiç dokunmadığını söyledi. Şehirdeki Yunan zaferinden sonra yol kenarları cesetlerle doldu. Kadınların ve çocukların bulunduğu Müslüman kitleleri yakınlardaki dağlarda katledildi.
William St. Clair, katliam sırasında Tripoliçe’de bulunan yabancı subayların gördüklerini böyle anlatmıştır:
10 binin üzerinde Türk öldürüldü. Paralarını sakladığı şüphe edilen tutsaklara işkence edildi. Kolları ve bacakları kesildi ve ateşin üzerinde yavaş yavaş kızartıldılar. Hamile olan kadınların karınları kesildi, kafaları kesildi ve köpek kafaları bacaklarının arasına sokuldu. Cumadan Pazara kadar hava çığlık sesleriyle doluydu…. Bir Yunan “90 kişiyi öldürdüm” diye övünüyordu. Yahudi topluluğu sistemli bir şekilde işkenceden geçirildi…. Haftalarca aç bırakılan Türk çocukları çaresiz yıkıntıların arasında koşarken Yunanlar tarafından yere atıldılar sonra vuruldular… Su kuyuları cesetlerle dolduruldu…
ingiliz derin devletinin kendi çıkarları doğrultusunda gerçekleştirdiği Yunan isyanı, Yunanlara da bir fayda sağlamadı. Osmanlı’dan bağımsız bir Yunanistan devleti kurulduktan sonra, göç ters yönde, yani Yunanistan’dan Osmanlı’ya doğru gerçekleşti. 1834-36 yılları arasında 60 bin kişi bağımsız Yunanistan’ı terk etti ve birçoğu Mısır Hidivi Kavalalı Mehmet Ali Paşa idaresindeki Girit Adası’na yerleşti. Tarihçi Sebastijan Slade Yunanistan’ı ziyaret eden her seyyahın, Osmanlı idaresinde, maddi ve manevi açıdan daha iyi yaşamış olduklarını kabul ettiğini yazmıştır. -
203.
0ingiliz Derin Devletinin Kışkırtma SiyasetiTümünü Göster
ingiliz derin devleti, Osmanlı’yı parçalamaya karar verdiğinde işe ilk olarak bölgesel isyanları kışkırtmakla başlamıştır. Önceki bölümde gördüğümüz çeşitli ajanlar ve onların yancıları, söz konusu isyanların başlatılması ve yürütülmesinde doğrudan rol almışlardır. Osmanlı kimliği altındaki farklı halkların bu isyanlara katıldığı zannedilmemelidir. isyanlar kitlesel halk isyanları olmayıp, çeşitli etnik gruplar içinden devşirilmiş, küçük bir menfaat karşılığı vatanına ihanet etmiş münafıklar tarafından gerçekleştirilmiştir.
ingiliz derin devleti, 19. yüzyılın sonlarına doğru Sırbistan’ı, Bosna-Hersek’i, Romanya’yı, Bulgaristan’ı, Karadağ’ı ve 20. yüzyılın başlarında da Makedonya’yı, Selanik’i ve Manastır’ı Osmanlı’dan koparmıştır. Aynı “azınlık” kartı oynanmış, aynı provokasyonlar yapılmış, aynı kışkırtıcı ingiliz ajanları kullanılmış ve 600 yıldır Osmanlı içinde huzur içinde yaşayan milletler, Osmanlı aleyhindeymiş gibi bir propaganda yapılmıştır. Ön plana çıkarılan birkaç ajan ve paralı asker ile bu bölgelerde iç karışıklıklar ve ayaklanmalar başlatılmıştır. Bu dönemde yaklaşık 5 milyon Balkan Müslümanı şehit olmuş ve 5 milyonu da Anadolu’ya göç etmek zorunda kalmıştır. ingiliz derin devleti tarafından geniş çaplı bir katliam ve soykırım gerçekleştirilmiştir.
ingiliz derin devleti, bağımsızlıklarını kazandırdığı Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan, Karadağ ve Romanya’yı da kendi piyonları haline getirmiştir. Yıllarca Osmanlı’da barış içinde yaşayan bu milletler, Balkan Savaşı’nda ingiliz derin devleti adına Osmanlı’ya saldırmışlardır. Yunanistan, Kurtuluş Savaşı öncesinde Anadolu’yu işgal etmiştir.
Osmanlı’yı derinden etkileyen en büyük isyanlar Arap isyanlarıdır. Doğrudan ajan Lawrence’ın kışkırtması ile başlayan bu isyanlar, ingiliz hayranı yancıların desteği ile başarılı olmuştur. Osmanlı’yı yıkıma zütüren sebeplerden biri olan Ermeni isyanları, bir sonraki bölümde detaylı olarak anlatılmıştır.
ingiliz derin devletinin politikası, milletleri birbirine kırdırma üzerine kuruludur. 100 yıl içinde Balkan halkları Osmanlı Devleti’yle, Ermeniler Türklerle, Kürtler Ermenilerle, Araplar hem birbirleriyle hem Türklerle, Kafkaslar birbirleriyle ve Ermenilerle savaşmıştır. Osmanlı’ya saldıran ingiliz birlikleri de, kışkırtılan sömürge halklarından oluşmaktadır. Bu süreç içinde ingiliz derin devleti, hiçbir zaman bu ayaklanmalara doğrudan katılmamış, ajanlarını, propagandalarını ve hakim olduğu medya gibi kanalları kullanarak zavallı halkları kullanmıştır.
Darwinizm nedeniyle manevi anlamda, borçlar nedeniyle maddi anlamda, münafıklar nedeniyle de milli anlamda çöküşe doğru giden Osmanlı Devleti, söz konusu isyanlara karşı koymaya çalışsa da, yine ingiliz derin devletinin sinsi taktikleriyle topraklarını kaybetmiştir. Bu kayıp, sadece Osmanlı için değil, söz konusu milletler için de büyük felaketleri beraberinde getirmiştir. Bu bölgeler, artık bu aşamadan sonra ingiliz derin devletinin birer piyonu olmuş ve iç karışıklıklar günümüze kadar son bulmamıştır. -
204.
0Richard CobdenTümünü Göster
ingiliz siyasetçi Richard Cobden, Türkiye ziyareti dönüşü Avam Kamarası’nda yaptığı konuşmada, Osmanlı imparatorluğu’nun bağımsızlığının ve bütünlüğünün korunmasının imkansız olduğunu savunmuştur. ingiltere’nin kendine müttefik olarak her geçen gün yok olmakta olduğunu iddia ettiği Müslümanlığı değil, imparatorluğun Hristiyan vatandaşlarını kabul etmesinin akılcı olacağını iddia etmiştir. Cobden’in Avam Kamarası’ndaki sözleri şöyledir:
muhafazidizm [islam dinini ve Sevgili Peygamberimiz (sav)’i tenzih ederiz] kesin olarak sürdürülemez. Bu ülkenin insanlarının, bu yok olmakta olan inancı korumak için mücadele vermelerinden sadece üzüntü duyarım. Türkiye’yi Avrupa haritasında tutabilirsiniz. Hatta ülkenin adını Türkiye olarak kullanmaya devam edebilirsiniz. Ama muhafazidi (islami) bir iktidarı koruyabileceğinizi hiçbir zaman aklınıza bile getirmeyin.118
Bugün Richard Cobden’in ölümünün üzerinden 150 yıl geçmiştir. Fakat onun beklentilerinin aksine Anadolu toprakları milyonlarca Müslümanın yuvasıdır. Müslümanların sayısı gün geçtikçe artmaktadır. Ezanlar hiç susmamıştır, hiç susmayacaktır. Camiler Müslümanlar tarafından imanla ve sevgiyle doldurulmaktadır. Dolayısıyla, ingiliz derin devletinin geçmişten beri süregelen en büyük arzusu gerçekleşmemiştir ve gerçekleşmesi imkansızdır. ingiliz derin devletinin bugün bu yönde gösterdiği çabalar boşa gidecek, islam ile yoğurulmuş topraklar, büyük ve barış dolu bir islam Birliği ile taçlanacaktır.
Allah, suçlu-günahkarlar istemese de, hakkı (hak olarak) Kendi kelimeleriyle gerçekleştirecektir. (Yunus Suresi, 82)
Winston Churchill
ingiltere’de içişleri Bakanı, Donanma Bakanı, Savaş Bakanı, Maliye Bakanı, Dışişleri Bakanı ve son olarak da Başbakan olarak görev yapan Winston Churchill, islam dini ve Müslümanlar hakkında defalarca iftiraya varan ifadeler kullanmıştır. ingiliz derin devletinin oldukça tanınmış bir üyesi olan Churchill’in bakış açısını ve ingiliz derin devletinin islam düşmanlığını daha iyi anlayabilmek için bu sözlerin bilinmesi önemlidir. Churchill’in sözlerinden bazıları şunlardır: [Burada geçen tüm ifadelerden yüce dinimiz islam’ı ve Sevgili Peygamberimiz (sav)’i tenzih ederiz]
muhafazidi dine mensup her kadın; çocuk, eş ya da kapatma olarak bir erkeğin mutlak malı konumundadır. islam bir güç olarak kaldığı sürece köleliğin yeryüzünden yok olması mümkün değildir.
Müslümanlar birey olarak mükemmel özellikler gösterebilirler ama dinin etkisi inananların sosyal gelişimini felç etmektedir. Dünya üzerinde daha yozlaştırıcı ve geri bırakıcı bir güç yoktur.
muhafazidilik yok olmakta olan bir inanç değildir. Aksine militan ve yayılmacı bir inanç sistemidir. Orta Afrika’da geniş bir alana yayılmıştır. Her aşamada korkusuz savaşçılar yetiştirmektedir.
Fakat islam, bilim karşısında bocalamaktadır. Modern Avrupa medeniyetinin Roma imparatorluğu gibi yıkılmasını engelleyen Hristiyanlığın ayrıcalığı, islam’ın aksine gücünü bilimden almasıdır.119
Lord Cromer
1883-1907 yılları arasında sömürge Mısır’ında ingiliz Yüksek Komiserliği yapan Evelyn Baring ya da diğer adıyla Lord Cromer’e ait şu sözler ingiliz emperyalizminin Müslüman dünyasına hükmetme sevdasını gözler önüne sermektedir:
Hindistan Müslümanları, Avrupa’daki Türk hakimiyetinin çökmesi sonucunda, ingiltere merkezli olarak yeni bir düzenin yükseldiğini fark etmelidirler.120 -
205.
0Lord Cromer’in islam’a ve Müslüman Toplumlara Bakış AçısıTümünü Göster
Lord Cromer, 19. yüzyılda dünyayı en vahşi yöntemlerle sömürge haline getiren ingiliz derin devleti yöneticilerinin çirkin bir örneğidir. Kendisinin, üstün ırkın temsilcisi olduğuna inanan, Darwinist, kibirli ve ırkçı bir adamdır. Müslüman dünyasını yerle bir eden zihniyeti tanımak adına Cromer’in bakış açısını kendi sözleri ile anlatalım (islam’a yönelik ifadelerden yüce dinimizi tenzih ederiz):
ingiliz derin devletinin, Mısır’ın kendini islam’a göre yönetmesine izin vermeyeceği
Avrupa’nın, Mısır’da tamamen Müslüman ilkelerinde, gerici bir hükümetin kurulmasına öylece seyirci kalacağını sanmak mantık dışıdır. Mevzubahis maddi çıkarlar bunun için fazla önemlidir. Yeni kuşak Mısır halkı, Batı uygarlığının gerçek ruhunu özümsemeye ikna edilmeli veya zorlanmalıdır.
Kadın haklarına gerçek bakış açısı
Lord Cromer, Müslümanlara kadın hakları konusunda ders verirken, kendisi ingiliz kadınlarına oy kullanma hakkı verilmesine karşı kampanya yürüten ve zamanında başkanlığını da yaptığı B.K. “Kadınların Oy Kullanması Karşıtı Erkekler Derneğinin” bir üyesiydi.
Lord Cromer, Mısır’ın “özerkliği” ile neyi kastettiğini şöyle açıklamıştır:
Avrupalıların, Mısır’ın özerk yönetiminden bahsederken genel olarak neyi kastettiğini ele alalım. Eğer kastettikleri şey Mısır halkının kendini, kendi kaba anlayışlarına göre yönetmesine izin verilmesi olsaydı, onları özyönetim sanatında eğitme vazifesi oldukça kolay olurdu. Hatta böyle bir vazifeye girişilmesini gerektirecek bir ihtiyaç olmazdı. Avrupalıların, Mısır’ın özyönetiminden kastettikleri şey, Mısır halkının, kendi ıslah edilmemiş eğilimlerinin peşinden gitmelerine müsaade edilmeden, yalnızca Avrupalıların uygun gördüğü yönetim şekli ile kendilerini yönetmelerine izin verilmesidir.
ingilizlerin, laik ‘Müslümanlardan’ oluşan yeni bir elit iktidar sınıfı yaratması
işin aslı şudur ki, Mısırlı bir Müslüman genç, Avrupai eğitimin çarkından geçerek islamcı görüşünü yitirir… Mısır toplumu bir değişim içerisinde olduğundan, bu sürecin doğal bir sonucu olarak, pek çoğu hem Müslümanlıktan uzaklaştırılmış, hem de içi boş Avrupai bireyler ortaya çıkmıştır.
Avrupa uygarlığının Mısır’a getirilmesi konusunu ele alırken şu unutulmamalıdır ki, islam asla ıslah edilemez; diğer bir değişle, ıslah edilmiş islam, islam olmaktan çıkar; artık başka bir şeydir.
ingiliz eğitiminden geçmiş ‘Müslümanların’ islam’ı ve alimleri hor görmeleri
Avrupalılaştırılmış Mısırlı, çoğu durumda yalnızca ismen bir Müslüman’dır. Anlayışlı bir Avrupalı, “Âlim’e”, yalnızca kadim bir inancın, hürmeti fazlasıyla hak eden bir temsilcisi olduğu için ilgi duymaz; her ne kadar dini Hristiyanlık olmasa da, dindar bir şahıs olduğu için yakınlık duyar. Öte yandan Avrupalılaştırılmış Mısırlı, “Âlim’e” sonradan görme bir aydının sahip olduğu tüm o kibirle yaklaşacaktır. Deneyimsel bilgisinin getirdiği üstünlük hissiyle, “Âlim’i”, katlanılması gereken ve hatta zaman zaman politik amaçlar doğrultusunda istifade edilebilecek, ancak saygı duyulmayı hak etmeyen, sosyal bir harabe olarak görecektir.
Yeni ‘Müslümanların’ Hristiyanlara olan tahammülsüzlüğü
Her ne kadar Avrupalılaştırılmış Mısırlı tam anlamıyla bir Müslüman olmasa da, çoğunlukla Hristiyanlara karşı Avrupai eğitim almamış gelenekçi bir Müslüman kadar, hatta bazen daha da fazla tahammülsüz olur. Hristiyanlara karşı sıklıkla büyük bir nefret besler ve bunun sebebi kısmen, temas kurmuş olduğu Hristiyanların birçoğunun nefret edilmeyi hak ettiğini düşünmesi, kısmen de Avrupalılaştırılmış Mısırlının, Hristiyan’ı, kendinin sahip olması gerektiğini düşündüğü mevkileri, Avrupalılık sıfatı dolayısı ile elinde bulunduran bir rakip olarak görmesidir.
1.. Abdullah Al Andalusi, “Lord Cromer on the British Colonial Project for Egypt”, Abdullah Al Andalusi, 23.12.2013, https://abdullahalandalus...lonial-project-for-egypt/ -
206.
0ingiliz Derin Devleti ve HilafetTümünü Göster
17. yüzyıldan itibaren Avrupa devletlerinden bazıları, Portekiz ve ispanya’nın sömürgecilik faaliyetleriyle gittikçe güçlendiklerini görünce, kendi sömürgecilik faaliyetlerini başlattılar. Bunların başında ingiltere gelmekteydi.
ingiltere, daha önce de belirttiğimiz gibi, 1600 yılında Doğu Hindistan Şirketi’ni kurarak ingiliz sömürgeciliğinin ilk ciddi adımını atmıştı. Şirket, Hindistan alt kıtasına yönelerek önce ticaret üsleri kurmaya başladı. Buralardaki varlığını hızla genişleterek koloniler kurdu ve bölgeler ele geçirildi.
19. yüzyıla gelindiğinde ispanya ve Portekiz, sömürgelerini kaybederek dağılma sürecine girdi. Genellikle bağımsızlıklarını kazanarak ispanyol ve Portekiz imparatorluklarından ayrılan Güney Amerika’daki ülkeler de böylece canlı bir pazar olarak ingiltere’ye açıldılar. ingilizler, aynı zamanda Avrupa’da üstünlükle tamamladıkları Napolyon Savaşları’nın (1800-1815) ardından, Doğu’da yeni topraklar elde ettiler.
Artık “kralın tacındaki elmas” olarak nitelenen Hindistan yolunun güvenliği, ingiliz sömürge siyaseti için öncelikli konuma yükselmişti. 1869’da Fransızların Süveyş Kanalı’nı tamamlaması, Hindistan yolunu kısaltırken, güvenliğini daha hassas duruma getirdi. ingiltere, buna göre Kızıldeniz ve Arabistan kıyılarında, Osmanlı’nın itirazlarına rağmen nüfuz alanları oluşturmaya başladı. Aynı şekilde Cebelitarık ve Malta gibi stratejik öneme sahip Kıbrıs Adası, Berlin Kongresi’nde Osmanlı’ya destek olma ve Rusya’nın, Osmanlı’nın Doğu Anadolu’daki topraklarını ele geçirmesi halinde silahlı yardımda bulunma vaatleriyle 1878’de ingiliz denetimine girdi. Uzakdoğu’daki ingiliz etki alanı da benzer gelişmeler sonucunda oluşturuldu.
Bu gelişmeler neticesinde ingiltere, dünya çapında çok geniş coğrafyalarda sömürgeleri olan dev bir imparatorluk haline geldi. Afrika’dan Asya’ya uzanan bu topraklarda milyonlarca Müslüman nüfus bulunuyordu. Dolayısıyla bu nüfusun kontrol altında tutulması ingiltere açısından son derece kritikti. Ancak ingiltere’nin önünde önemli bir tehdit bulunuyordu: Bu topluluklar Müslümanlık bağıyla Halife’ye bağlı idiler. Halife, tüm dünya Müslümanlarının manevi ve siyasi lideriydi. Halife’nin bir sözüyle milyonlarca Müslüman bir araya gelebilir, güçlü bir birlik oluşturulabilirlerdi. Dolayısıyla bu noktada, Müslüman topraklarını hakimiyeti altına almaya kararlı olan ingiliz derin devletinin karşısındaki en büyük tehdit, Halifelik makdıbına sahip olan Osmanlı imparatorluğu idi.
ingiliz Derin Devletinin Araplara Yönelik Hilafet Provokasyonu
Müslüman dünyası Halifeleri olan Osmanlı sultanlarına derin bir bağlılık ve saygı duyuyorlardı. ingiliz derin devleti, ilk iş olarak bu hürmet ve bağlılık duygularından faydalanabilmek amacıyla Halife’nin nüfuzunu kullanmak istediler. Örneğin Hindistan’ın güneyinde yer alan Meysur Sultanlığı ile hakimiyet mücadelesi sırasında ingiltere, Osmanlı Padişah’ı III. Selim’e başvurup Meysur’un başındaki Sultan Tipu’ya mektup yazmasını ve ingilizlere karşı savaşmamasını tavsiye etmesini istemişti.1 Gerçekten de III. Selim, 1798’de bu mektubu kaleme aldı.
1857 yılında Hindistan’da ingiliz işgallerine karşı büyük ayaklanmalar çıkınca yine Osmanlı Halifesi’nden yardım istendi. Fakat Hilafet makdıbının bu büyük nüfuzu, bu sefer ingiliz derin devletini düşündürmeye başlamıştı. Şartlar değiştiği zaman Halifeliğin dini ve siyasi ağırlığı, kendilerine karşı da tehdit oluşturabilirdi. Bu yüzden ingiliz derin devleti, çok yönlü bir Hilafet politikası planlaması yaparak kendi sömürgelerinde yaşayan Müslüman nüfus içinde Halifeliğin etkisini zayıflatma çalışmalarına başladı. -
207.
0Navarin Deniz Savaşı
Navarin Deniz Savaşı, dünya deniz savaşları tarihinin en zalim birkaç savaşından biridir. ingiliz derin devletinin önderliğindeki ingiliz, Fransız ve Rus donanması, Yunanistan’ın güneyindeki Navarin’de demirlemiş olan Türk donanmasına saldırır. Türk donanmasının içinde Mısır’dan yardıma gelen Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın donanması da vardır. Türk donanması, ingiliz derin devletinin yönlendirmesiyle başlamış olan Yunan isyanını bastırmakla meşguldür. Gerçekte ortada ilan edilmiş bir savaş yoktur. ingiliz, Fransız ve Rus donanmaları aniden Türk gemilerine ateş açmaya başlarlar. Gafil yakalanan Osmanlı donanmasında 70 gemi batar ve 3 binden fazla denizcimiz şehit olur. 3 saat içinde Navarin Körfezi ateş ve kana bulanır. Bu savaşın önemli noktalarından biri, Türk donanmasındaki ingiliz ve Fransız denizcilerdir. Baskından bir gün evvel, o dönem Osmanlı adına savaşan Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın donanmasındaki Fransız denizciler ve Türk donanmasındaki ingiliz denizciler görevlerini bırakıp karşı tarafa geçmişlerdir. ingilizler ve Fransızlar kendi askerlerini koruma altına almakla kalmamış, Osmanlı’ya ait donanma gemileri tecrübeli gemi kaptanlarından mahrum kalmıştır. Çünkü o dönemde bu önemli görev sadece ingiliz derin devletinin adamlarına ikram edilmiştir. -
208.
0Osmanlı’nın ingiliz SubaylarıTümünü Göster
Hobart Paşa
Hobart Paşa ya da gerçek adıyla Augustus Charles Hobart-Hampden, uzun yıllar ingiliz Kraliyet Donanması’nda görev yapmış bir denizcidir. Brezilya açıklarında köle ticareti bölgesini koruyan gemileri kullanmıştır. ingiliz donanmasından emekli olunca, bir dönem Amerikan iç Savaşı’na dahil olarak, güneylilere ingiliz üretimi silah satıp karşılığında ucuz pamuk alan gemileri kumanda etmiştir. Amerikan iç Savaşı’nın ardından Osmanlı donanmasına katılmış ve tümamiral rütbesi ile donanmanın başına geçmiştir.
1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı veya 93 Harbi sırasında Osmanlı donanmasının başında Hobart Paşa vardır. Savaşta, Rusların Osmanlı’ya kara saldırısını engelleyebilecek tek nokta Romanya’da Tuna Nehri bölgesidir. Osmanlı donanması, Romanya’daki Siret Nehri üzerinde Rus ordusunun geçişini engelleyebilecek güçtedir. Fakat Hobart Paşa komutasındaki gemilerimiz, nehri ele geçirme konusunda geç kalmışlardır. Nehrin başındaki 4 gemi kritik noktalara gelene kadar 4-5 gün vakit kaybetmiş, bu sayede de Rus ordusu nehri kolayca geçmiştir. Sırp ve Karadağ ordularını yenip Balkanları ele geçirmek üzere olan Osmanlı ordusu arkadan vurulmuştur. Böylelikle, Rus ordusunun istanbul Yeşilköy önüne kadar gelmesini engelleyecek hiçbir kuvvet kalmamıştır.
Hobart Paşa komutasındaki Osmanlı donanması, Rus donanmasından oldukça güçlüdür. Fakat donanma, Balkanların savunmasını sağlayacak hiçbir görevde kullanılmamıştır. Hobart Paşa, gemileri Batı Karadeniz’den Kafkaslar tarafına çekmiş ve Balkanlar’daki kara ordularını desteksiz bırakmıştır. Savaş sonucunda Osmanlı, hem Balkanları hem de Kafkasya’yı kaybetmiştir.
93 Harbi’nin kaybedilmesinde rol oynayan Hobart Paşa’nın büyük abisi Lord Henry Hobart, aynı dönemde Osmanlı Bankası Türkiye Genel Direktörüdür. Daha sonra da, Osmanlı’ya ekonomik iflası getiren Düyun-u Umumiye’de görev alır.
Arnold Burrowes Kemball
93 Harbi sırasında, Osmanlı ordusunun Balkan kuvvetlerinin başında, Abdülkerim Nadir Paşa bulunmaktadır. Ruslar, Tuna Nehri’ni problemsiz geçtikten sonra Ziştovi ve Niğbolu’ya taarruz etmişlerdir. Her iki muharebeyi kolayca kazanmışlardır. Balkan ana ordusu, henüz bölgeye gelemediği için Türk orduları sayıca çok yetersiz kalmıştır. Sadece bir hafta içinde iki muharebe kaybedilmiştir.
Bu muharebeleri kaybeden Abdülkerim Paşa’nın kurmay heyeti arasında, ingiliz General Arnold Kemball da vardır. Kemball, daha önce ingiliz ordusundayken Afgan savaşlarında Müslümanlara karşı savaşmıştır.
Valentine Baker ya da Baker Paşa
Valentine Baker, tecavüz suçundan dolayı ingiliz ordusundan atılmış bir suçludur. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Mehmet Ali Paşa’nın kurmay kadrosunda, tuğgeneral olarak görev almıştır. Mehmet Ali Paşa, daha sonra Müslüman olan ve Osmanlı vatandaşlığına geçen Ludwig Karl Friedrich Detroit isimli bir Almandır. Valentine Baker komutasındaki birlikler Taşkesen Köyü bölgesinden geri çekilirken korkudan yaralılarını geride bırakmışlardır. Bulgar köylüleri, geride kalanların tamdıbını öldürmüşlerdir. Bunun üzerine Baker Paşa da bir kısım askerlerini geri gönderip civardaki tüm köyleri ateşe vermiştir.
Osmanlı-Rus Savaşı’ndan sonra Baker, tekrar ingiliz ordusuna dönmüş ve ingilizlerin işgal ettiği Mısır’da yeni kurulan polis teşkilatının başına geçerek, jandarma birliklerinin eğitimini üstlenmiştir.
Douglas Gamble ve Hugh Pigot Williams
Douglas Gamble, I. Dünya Savaşı’ndan 5 sene önce, Osmanlı donanmasına müşavir olarak alınmış ve 6. Filonun başına geçmiştir. Amaç, sözde “donanmanın yenilenmesi”dir. Gamble, Osmanlı ordusuna gelmeden önce ingiliz donanmasında askeri istihbaratta çalışmıştır. Bir sene sonunda ise ülkesine dönerek ingiliz donanmasında Türklere karşı savaşmıştır.
Douglas Gamble’ın yerine ingiliz Amiral Hugh Pigot Williams müşavir olarak alınır. 8 ay sonra ülkesine dönen Williams, bir kez daha Osmanlı karasularına geldiğinde, Çanakkale Savaşı’na katılan irresistable gemisinin kaptanıdır ve Osmanlı’ya karşı savaşmıştır. Özetle I. Dünya Savaşı’ndan hemen önce, Türk donanması tamamıyla iki ingiliz subaya teslim edilmiştir.
Adolphus Slade ya da Müşavir Paşa
Adolphus Slade, 30 yıl Kraliyet Donanması’nda görev yaptıktan sonra Osmanlı donanmasına paşa olarak geçmiştir. Müşavir Paşa adını alan Slade, Osmanlı donanmasının içindedir. Bu dönemde, Kırım Savaşı’nda Osmanlı donanması Sinop’ta Ruslar tarafından yakılmış ve 12 gemi batırılmıştır. Bu savaştan tek kurtulan gemi, Slade’in içinde bulunduğu gemidir. Türk donanması böyle bir baskına maruz kalırken, istanbul Boğazı’nın girişindeki sözde müttefikimiz Fransız ve ingiliz gemileri olayı izlemekle yetinmişlerdir.
Daha sonra anılarını kitap haline getiren Slade, yazılarında Türk ve Müslümanlara kin kusmuştur. (Türk milletini ve Müslüman alemini tenzih ederiz) Slade’in bazı sözleri şöyledir:
Slade, Müslüman ve Gayrimüslim tüm Osmanlı tebaasının aralarındaki tüm farklara rağmen ortak bir nitelikleri olduğunu, bunun da “vicdandan tamamen yoksun olmak” olduğunu iddia etmiştir. “Paşası kendisine güvenen konuğunu katleder, kadısı masum bir adamı falakaya yatırır, sarrafı müşterisini dolandırır, hizmetçisi efendisini soyar; hepsi de kendi inancına göre Kuran’a, Tevrat’a ya da incil’e el basarak yemin eder” demiştir.
Osmanlı mahkemelerinde adalet en fazla parayı verene satılmaktadır ve şahitler de her zaman “mollanın” (Kadı’nın) hemen yanı başında vicdanlarını pazarlamak üzere hazır beklemektedirler.
Üç ingiliz saff-ı harp gemisi ve üç firkateyn tüm Osmanlı donanmasına yeter de artar bile.
Baldwin Walker (Yaver Paşa) ve Hain Ahmet Fevzi Paşa
ingiliz Baldwin Walker ya da Yaver Bey, 1838 yılında Osmanlı donanmasına girmiştir. 7 yıl boyunca görev yapmış ve paşa unvanını almıştır. 1840 yılında Ahmet Fevzi Paşa, sudan bir sebepten emrindeki donanmayı Kıbrıs’ta Osmanlı Devleti’ne karşı isyan başlatan Kavalalı Mehmet Ali Paşa’ya teslim eder. Bu nedenle tarihte “Hain Ahmet Fevzi Paşa” olarak anılmaktadır.
Gemiler iskenderiye’de demirliyken Yaver Paşa yani Baldwin Baker, Osmanlı savaş kurmaylarını toplar ve tüm donanma ile Mısır’ı kuşattığı takdirde gemileri geri alabileceği iddiasında bulunur. Amaç, Osmanlı gemilerini, başka Osmanlı gemileri ile savaştırıp donanmamızı birbirine kırdırmaktır. Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın bir süre sonra gemileri iade etmesiyle kriz sona erer. Yaver Paşa, uzun yıllar Hain Ahmet Fevzi Paşa’nın danışmanlığını yapmıştır.
Felix Woods ya da Woods Paşa
ingiliz Felix Woods ya da Woods Paşa, çoğunluğu II. Abdülhamid döneminde olmak üzere 40 yıldan fazla süre Osmanlı donanmasında görev yapmıştır. Abdülaziz döneminde alınan Osmanlı donanmasının, II. Abdülhamit döneminde Haliç’te çürümesine önayak olmuştur. ingiliz Deniz Kuvvetleri politikasına göre, bir ingiliz subayına, görev yaptığı yabancı ülkede iki yıldan fazla vazife verilmezken, Henry Woods, Osmanlı donanmasında tam 42 yıl çalışmıştır. Woods Paşa’nın büyük masraflarla getirttiği yabancı çarkçı, kaptan ve mühendisler işlerini özellikle Türk personele öğretmemiş ve komutanın yalnızca ingilizlerin elinde olmasını sağlamışlardır. Kendi anılarında Woods, bu sistemi şu şekilde tarif etmiştir:
Yıllarca emek veren Türk makinistleri kolay kolay baş makinistliğe atanmıyordu. Onların yükselme yolunu ingiliz makinistleri tıkamıştı. Özellikle ingiliz makinistlerin bu görevlerinden dolayı özel ayrıcalığı vardı…124
Woods Paşa, aynı zamanda, başkentteki yabancı kilit isimlerle, II. Abdülhamit arasında aracılık yapmıştır. Özellikle ingiliz gazetecileri Padişah’la görüştürmüştür. Padişah ve idare ile ilgili bilgileri el altından ingilizlere sızdırmıştır. -
209.
03. Bölüm: OSMANLI’NIN YIKILIŞ NEDENLERi
8. Osmanlı Ordusunun “ingiliz” Paşaları
ingilizlere verilen imtiyazlar ve ingilizlerin destekçisi olan yönetimler, Osmanlı’nın sadece ticaret alanında değil, askeri ve siyasal alanda da ingilizlere körü körüne güvenmelerini beraberinde getirmiştir. ingiliz derin devletinin sinsi taktiklerle, dost gibi görünerek devletlere ve liderlere yaklaştığını daha önce belirtmiştik. Osmanlı’nın son döneminde bu taktik neredeyse her alanda kendini göstermiş, Osmanlı, dost gibi görünen ingiliz derin devletinin telkinleriyle savaşlara girmiş, yine aynı telkinlerle kendi yıkımını hazırlayacak anlaşmalara imza atmış ve bu telkinlerle ingiliz derin devletinin adamlarını kendi bünyesine almıştır. Osmanlı’nın son döneminde, ordunun ve donanmanın büyük ölçüde ingiliz paşaların denetimine bırakılması bu pervasızlığın boyutlarını açıkça göstermektedir.
19. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı ordusunda birçok ingiliz subayın görev aldığını ve bunların büyük bir kısmının paşa rütbesine ulaştıklarını görmekteyiz. “Ordunun modernleşmesi ve askerin eğitimi” bahaneleriyle bu görevlere getirilen söz konusu askerlerin birçoğu, son dönemde pek çok savaşın Osmanlı aleyhine sonuçlanmasında rol oynamışlardır. Osmanlı’ya hizmet etmesi beklenen bu subaylar, aslında ingiliz derin devletinin ajanlarından başka bir şey değildirler. -
210.
0Rez panpa
-
211.
0Türk-Rus Yakınlaşması ve DarbelerTümünü Göster
Türkiye’nin Rusya ile ilişkilerinin normalleşmesi ve ardından yaşanan 15 Temmuz darbe girişimiyle birlikte Türk ve Rus hükümetleri bir ittifak arayışına girmişlerdir. Her iki ülke, başta Karadeniz ve Suriye olmak üzere bölge sorunlarında ortak stratejiler geliştirmeye başlamıştır.
Bölge sorunlarına ancak bölge insanlarının cevap bulabileceğini öngören bu ittifak, dünyanın özlemini çekmekte olduğu barış ortdıbını sağlayabilecek değerli bir adımdır. Rus ve Türk milletlerinin yakınlaşmasında bu bir ilk değildir. iki devlet 1833’deki Hünkâr iskelesi Antlaşması ile ortak savunma ittifakı imzalamışlardır. Sultan II. Mahmut ve Rus Çarı 1. Nikola’nın bu antlaşmayı gerçekleştirmelerinin amacı, üçüncü ülkelerin (özellikle ingiltere’nin) oyunlarını durdurabilmekti. Antlaşmaya göre taraflardan birisi askeri yardım isterse diğeri müttefikine yardım edecekti. Antlaşmanın gizli maddesiyle de, Rusya’nın Batılı bir devletle savaşa girmesi halinde Osmanlı Devleti’nin, Rusya’yla savaşan devletin gemilerine Çanakkale Boğazı’nı kapatması ve Rus gemilerinin boğazlardan serbestçe geçmesine izin vermesi kararlaştırılmıştır.
Ancak, antlaşma gizli olmasına rağmen Avrupalı devletler, ingiliz Büyükelçisi Ponsonby sayesinde anlaşmanın detaylarına ulaşmayı başarmış ve çeşitli savaş tehditleri sonucunda bu anlaşmayı, 1840’taki Londra Antlaşması ile ortadan kaldırmışlardır.
Rusya ile Osmanlı’nın yakınlaşmasına bir örnek de Abdülaziz dönemidir. II. Mahmut’un oğlu Sultan Abdülaziz de, Rusya’yı yakın bir dost ve müttefik olarak görmüş ve bir kez daha yakınlaşma dönemi başlamıştır. istanbul’daki Rus Büyükelçisi Ignatyev bu dostluğun aracısı olmuştur. Ancak bu yakınlaşma sonunda da ingiliz yanlısı bir cunta darbe yapıp Sultan Abdülaziz’i devirmiştir. iktidara gelen hükümetten Mithat Paşa, ingiliz Said Paşa ve yeni Sultan II. Abdülhamit’in ingiliz yanlısı politikaları sonucunda Osmanlı Devleti ve Rusya savaşa girmiş ve savaş sona erdiğinde 250 bin kişi hayatını kaybetmiştir.
Buna benzer olaylar, 18 ve 19. yüzyıldaki toplam 6 savaşta da devam etti. ingilizlerin başını çektiği Avrupa devletleri kimi zaman Osmanlı’nın yanında Ruslarla, kimi zaman da Rusların yanında Osmanlı ile savaştılar. Ama iki devletin aynı ittifakta olmasını daima engellediler.
Savaşları kışkırtan, tahrik ve provoke eden ingiliz derin devleti, kimi zaman barış antlaşmalarının da arabulucusu oldu. Fakat bu barış antlaşmalarında da daima tek kazanan ingiliz derin devleti idi. Masumlar can verdi, şehirler yıkıldı. Nihayetinde ise Osmanlı ve Rusya gibi iki büyük imparatorluk, ingiliz derin devletinin oyunları sonucunda tarih sahnesinden çekildiler.
20. yüzyılda da Türkler, kuzey komşu Rusya’dan hep dostluk görmüşlerdir. Sykes-Picot Antlaşması’nı ortaya çıkaran Ruslardı. Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı sırasında Rusya’dan silah ve para yardımı aldı. Hatta bu desteğe teşekkür amacıyla Taksim Anıtı’na iki ünlü Rus asker General Frunze ve Mareşal Voroshilov eklendi. Yine Cumhuriyet döneminde gerçekleştirilen birçok sanayi hamlesinin arkasında Rus desteği vardı. Bu dostluk, savaştan yıkık çıkan Anadolu’nun yeniden refaha kavuşmasını hızlandırdı. Ne var ki, tarihte yaşananların bir benzeri, genç Cumhuriyetimizin de başına geldi. Türkiye, ne zaman Rusya ile yakınlaşmaya başlasa, ingiliz derin devletinin planladığı iç karışıklıklara ve ardından gelen askeri darbelere maruz kaldı. Rus ve Türk milletlerinin dostluğu, ingiliz derin devletini her zaman tedirgin etmişti.
21. yüzyılda Sayın Erdoğan ve Sayın Putin’in liderliğiyle iki ülke ticari, ekonomik ve siyasi olarak adı konmamış bir ittifak yaşamaya başladılar. Mega projeler ardı ardına açıklandı. Ortak şirketler ve dostluklar kuruldu. Rus ve Türk halkları dost ve kardeş olmanın konforunu sürdüler. Kasım 2015’te Rus savaş uçağının düşürülmesi, kuşkusuz ki beklenmedik bir olaydı. Bu olayın, ingiliz derin devletinin kullandığı yancılar tarafından gerçekleştirildiği de kısa bir süre sonra ortaya çıktı.
Bu süre içinde, iki ülkenin dostluklarını sürdürmesi, kışkırtma ve provokasyonlara aldanmamaları ve mutlaka ittifaklarını devam ettirmeleri konusundaki desteklerimiz ve gösterdiğimiz çabalar önemli sonuçlar verdi. Bu çabalara duyarlılık gösteren iki ülkenin sağduyulu liderleri, ittifaklarını daha da güçlendirerek ingiliz derin devletinin oyununu bozdular.
Şu an elimizdeki en büyük avantaj ise, kirli oyunların kurucusunun ingiliz derin devleti olduğunu biliyor olmamız. Üst aklın bilinmesi, iki büyük devlet üzerinde oynanacak oyunları tümüyle geçersiz ve etkisiz kılacaktır.
Şu gerçek unutulmamalıdır ki, tarihte büyük medeniyetler kurmuş imparatorluklar hiçbir zaman tam anlamıyla yok olmazlar. Nitekim bugün, iki devlet de bölgelerinde hala büyük bir güç ve etki sahibidir. Kaldı ki, Rus Devleti birçok islam ülkesinden daha fazla Müslümana ev sahipliği yapmaktadır. 20 milyonluk Müslüman nüfus, her iki ülkenin ortak kardeşlerinden oluşmaktadır. Bu muazzam potansiyel göz önüne alındığında kaynayan bölgelere barışı getirebilecek büyük güçlerden birinin, Rus-Türk ittifakı olduğu anlaşılmaktadır. Bu ittifak, işte bu nedenle, savaşlardan beslenen mihrakların sürekli olarak hedefi konumundadır. Bizlere, yani 230 milyon Rus ve Türk’e düşen ise, var gücümüzle ortak mücadelemize sahip çıkmak ve aramızdaki birliği artırmak için çalışmaktır. -
212.
0Tüm Darbelerin Anası: 1876 DarbesiTümünü Göster
Türk tarihindeki ilk modern darbe, 1876’da Sultan Abdülaziz’i deviren darbe olarak kabul edilir. Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nin Başkanı Mithat Paşa, Serasker (Genelkurmay Başkanı) Hüseyin Avni Paşa, Harbiye Komutanı Süleyman Paşa’dan oluşan cunta, Sultan’ı tahttan indirip yerine V. Murat’ı geçirirler. Darbe, Cumhuriyet döneminde de birçok kez göreceğimiz gibi, Harbiye öğrencileri kullanılarak yapılır. Darbeden 10 gün sonra Sultan Abdülaziz, intihar süsü verilerek şehit edilir.
Tarihçiler, darbe öncesinde Mithat Paşa’nın Avrupa basınında sürekli olarak abartılı bir şekilde övüldüğünü ve ingilizler tarafından şımartıldığını yazar. Darbe sonrası Mithat Paşa sadrazam olunca, ingilizlerle birlikte istanbul’da, detaylarını daha önce açıkladığımız “Tersane Konferansı”nı toplamıştır. Bu konferans, Mithat Paşa’nın Osmanlı’yı Ruslarla savaşa sürüklediği ve ingiliz derin devleti telkinleriyle Osmanlı’nın yıkılışını hızlandırdığı bir dönüm noktası olmuştur.
93 Harbi sonrası Karadağ, Sırbistan, Romanya bağımsız olmuştur. Bulgaristan ve Bosna-Hersek özerk hale gelmiştir. Rusya, Doğu Anadolu’da bazı illeri ele geçirmiş ve Kafkasya, Rus nüfuzuna girmiştir. Bunların sonucunda Kafkaslardan ve Balkanlardan 1.5 milyon Müslüman göç etmek zorunda kalmış ve Osmanlı Devleti, 150 bin kayıp vermiştir. ingiltere, savaş sonrası Rusya’ya karşı Osmanlı’yı koruma adı altında Kıbrıs’ı almış ve Anadolu Hristiyanlarının hamisi olmasını sağlayacak bir anlaşma imzalamıştır. ingiliz kontrolündeki darbe sonrası Osmanlı, büyük bir toprak kaybı yaşamış ve ilk parçalanma böyle başlamıştır.
Darbeler ve Osmanlı Toprak Kayıpları
Osmanlı’da gerçekleşen darbeler ile toprak kayıplarının arasında yakın bir bağ vardır. Genellikle Osmanlı Devleti’nin zayıflatılması, isyanların başlaması ve toprak kayıpları, darbelerin hemen sonrasındaki istikrarsızlık döneminde gerçekleşmiştir. Açıktır ki darbeler, bu toprak kayıplarının gerçekleşmesi için özel olarak planlanmış olaylardır. Osmanlı’da darbeler sonrasında toprak kayıpları şu şekilde gerçekleşmiştir:
◉ 1808 Yeniçeri ayaklanması ile III. Selim tahttan indirilmiş yerine IV. Mustafa gelmiştir. Bu ayaklanmayı kışkırtan ingiliz hayranı ve ingiliz lakabıyla bilinen Mahmut Raif Paşa’dır. Ardından gelen Osmanlı-Rus Savaşı kaybedilmiş, Sırbistan özerk olduğu gibi bazı topraklar da kaybedilmiştir.
◉ 9 Haziran 1908’de ingiliz Kralı 8. Edward ve Rus Çarı 2. Nikola’nın Reval’de anlaşmasının ardından, ittihat ve Terakki Cemiyeti, kansız bir darbe ile Sultan Abdülhamit’e 2. Meşrutiyeti ilan ettirmiştir. Ardından ingiliz Büyükelçiliği’nde tercüman olarak görev yapan casus Gerald Fitzmaurice’in organizasyonuyla 31 Mart Ayaklanması ve askeri darbe gelir. Darbe sonrası Avusturya-Macaristan Bosna-Hersek’i, italya ise Libya, Rodos ve 12 Ada’yı işgal etmiştir. Arnavutluk bağımsızlığını ilan ederken, Yunanistan Selanik, Girit ve Yanya’yı, Bulgaristan Kavala ve Dedeağaç’ı işgal etmiştir. Böylelikle Avrupa’da Osmanlı egemenliği de sona ermiştir.
◉ 23 Ocak 1913’te ittihat ve Terakki Cemiyeti ve Enver ile Talat Paşalar, Bab-ı Ali’yi basıp askeri bir darbe ile hükümeti devirmişlerdir. Silah zoruyla Talat Paşa’yı sadrazam yapmış ve bu ikili, Osmanlı Devleti’ni I. Dünya Savaşı’na sokmuştur. Savaşın sonucu, Osmanlı imparatorluğu’nun sonunu getirmiş ve tüm Arap toprakları elden çıkmıştır.
Açıkça görüldüğü üzere Osmanlı tarihindeki tüm darbeler oldukça yıkıcı olmuş ve her birinde ingiliz derin devletinin ajanları kullanılmıştır. Her bir darbe, ingiliz derin devleti tarafından ince ince planlanmış ve sonucunda gerçekleşecek savaşlar ve toprak paylaşımları çok önceden belirlenmiştir. ingiliz derin devleti, darbeleri gerçekleştiren kendi yancılarını, bu savaşlara önayak olmaları için teşvik etmiştir. Sıkıntılı darbe dönemlerinde gerçekleşecek savaşların, imparatorluğu daha fazla parçalayacağını gayet iyi bilmektedir. Sinsi plan buna uygun yapılmıştır. -
213.
03. Bölüm: OSMANLI’NIN YIKILIŞ NEDENLERi
7. Darbeler
Son 200 yıl içinde dünya üzerindeki birçok darbede, ingiliz derin devletinin izleri vardır. Bu karanlık yapı, darbe ile yönetimleri değiştirerek kendi politikasının uygulanmasını, hızlı, sessiz ve masrafsız olarak elde eder. Darbeciler kimseye hesap vermek zorunda olmayan, kibirli ve çoğu zaman kolay yönlendirilen kişilerdir. Küçük bir menfaate tamah etmişler ve ingiliz derin devletinin oyununa gelmişlerdir. Geldikleri makamı hak etmemektedirler. Onları iktidara getiren unsur, bilgi, beceri ya da tecrübeleri değil; şiddet ve silahtır. Darbe dönemleri ara rejimler dir; dolayısıyla, böyle zamanlarda alınan kararların sorumlusu belli değildir. Tüm rezillikler bir ya da birkaç darbecinin üzerine yıkılır. Bu sayede başta ingiliz derin devleti olmak üzere asıl failler, tüm suçlardan elleri tertemiz kurtulurlar.
Osmanlı imparatorluğu söz konusu olduğunda da böyle olmuştur. Osmanlı imparatorluğu, çöküş dönemine geldiğinde, gerçekte 500 yılık bir devlet tecrübesine sahiptir. Askeriyede, ekonomide, eğitimde kısaca devlet yönetiminin her başlığında oturmuş bir sistem hakimdir. ingiliz derin devleti, böyle güçlü bir yapıyı hızlıca yıkabilmek için, darbe dönemlerinde olduğu gibi ara rejimlere ihtiyaç duymuştur. Faili belli olmayan, usulsüz uygulamalarla dolu bu ara rejimler, imparatorluğu yıkıma yaklaştırmak isteyen güçlere istedikleri ortamı vermiştir. işte bu nedenle, dünyadaki pek çok darbede olduğu gibi, Osmanlı’daki darbeleri incelerken de, arkadaki itici gücün ingiliz derin devleti olduğunu iyi analiz etmek gerekmektedir. -
214.
019. Yüzyılda ingiliz Derin Devletinin Sesi, The Times GazetesiTümünü Göster
“The Times Gazetesi, dünyanın en büyük güçlerinden biridir. Aslında ondan daha büyük bir güce sahip hiçbir şey bilmiyorum.” ABD Eski Başkanı Abraham Lincoln
19. yüzyıl, basının dünya politikaları üzerindeki etkisinin zirve yapmaya başladığı bir dönemdir. ingiltere de bu etkiden nasibini almıştır. The Times Gazetesi, bu dönemde basılan yüzlerce farklı gazetenin önünde yer almıştır. ingiliz derin devleti, kamuoyu görüşlerini ve siyasi kararları bu gazete üzerinden şekillendirmiştir.
The Times Gazetesi, başlangıcından itibaren bilgiye ulaşma hızı ile öne çıkmıştır. Uluslararası birçok gelişme, ingiliz Hükümeti’nin resmi kanallarından kimi zaman 48 saat önce The Times Gazetesi’nde yer almıştır. Dönemin Adalet Bakanı Lord Lyndhurst, The Times Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Thomas Barnes’ı “ülkedeki en güçlü insan” olarak nitelendirmiştir. Bunun ana sebebi The Times Gazetesi’nin 1855 yılında ulaştığı günlük 70 binlik tirajdır. Bu rakam, dönemin Londra’sında basılan tüm gazetelerin topldıbının 3 mislidir.
The Times’in uluslararası haber ağı, gazeteyi tüm Avrupa’nın en önemli gazetesi haline getirmiştir. Avrupa’nın dört bir yanındaki devlet adamları gelişmeleri bu gazeteden takip etmeye başlamışlardır. Fransız Başbakanı Francois Guizot, The Times Gazetesi ile defalarca açık tartışmalara girmiştir. Rus Çarı I. Nikola, ingiltere’nin ültimatomunu resmi kuryeden önce The Times Gazetesi’nden öğrenmiştir. Gazetenin 21 Haziran 1861’deki sayısı 24 sayfadır. 144 kolon yazı vardır ve 4 bin reklam verilmiştir. Osmanlı’nın büyük toprak kayıplarına sebep olan Berlin Anlaşması’nın 64 maddesinin 57’si daha imzalanmadan, The Times Gazetesi’nde yayınlanmıştır.
The Times Gazetesi, 100 yıl boyunca Osmanlı’da çıkan tüm ayaklanmaları desteklemiştir. Her uluslararası sorunda, Türk düşmanı ve Osmanlı karşıtı bir tutum izlemiştir. ileriki sayfalarda Bulgaristan ayaklanması konusunda, The Times Gazetesi’nin o dönemdeki kışkırtıcı tutumunu detayları ile inceleyeceğiz.
Günümüze ait kısa bir not düşelim: The Times Gazetesi’nin bugünkü sahibi Robert Murdoch’tur. Murdoch, Fransa’daki Charlie Hebdo saldırısından sonra sosyal medyada yazdığı, “Müslümanların çoğunluğu barışsever olabilir ama içlerinde büyüyen cihatçı kanserin farkına varıp onu ortadan kaldırılana dek onlar da sorumlu sayılmalıdır” mesajı ile islam dünyasından tepki almıştır. Gezi Olayları sırasında Türkiye karşıtı görüşleri ile tanınan yazar Claire Berlinski tarafından kaleme alınan ve The Times’da yayınlanan ilanda, Türk Hükümeti ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, Nazilere ve Hitler’e benzetilirken; milli iradeye saygı mitingleri için Nazilerin Nürnberg mitingi ifadesi kullanılmıştır. (Söz konusu ithamlardan, değerli Hükümetimizi ve Sayın Cumhurbaşkanımız Erdoğan’ı tenzih ederiz)
1. ‘So-called Celebs, Who Signed the Times Gezi Letter Were ‘Deceived’: PM Erdoğan’, Hürriyet Daily News, 26.07.2013, http://www.hurriyetdailyn...D=51487&NewsCatID=338 -
215.
0Tarihten Alınacak Ders
Yukarıda adı geçen kişiler bilgisiz, cahil ya da kandırılmış kişiler değildir. Bu kişiler, ingiliz derin devleti tarafından itina ile seçilmiş, yıllarca Türkler arasında yaşamış, Anadolu’yu bir uçtan bir uca dolaşmış, Türk insanından hürmet, saygı ve dostluk görmüş, fakat buna rağmen ingiltere’ye döndüklerinde Türk ve Müslüman düşmanlığının bayraktarlığını yapmışlardır. Burada alıntı yaptığımız kişiler, ingiliz derin devletinin Müslüman ve Osmanlı düşmanlığını temsil eden kişilerin sadece küçük bir kısmıdır. ingiliz derin devletinin bankacıları, bilim adamları, gazetecileri, politikacıları, askerleri, diplomatları ve akademisyenleri 200 yıl boyunca topyekûn bir saldırı yapmışlardır. ingiliz derin devletinin hakimiyet alanının büyük bir kısmını, bu vasıflarla Osmanlı topraklarına girmeye hak kazanan ajan provokatörler sağlamıştır. Osmanlı’nın dağılma sebeplerinden en büyüğü, söz konusu ajan provokatörlerin yaptığı provokasyonlar ve kullandıkları münafıklardır.
ingiliz derin devletinin islam dinini hedef alan bu sinsi politikası, Osmanlı yıkılana kadar devam etmiştir. Aynı politika, hala Türkiye ve Ortadoğu için aktif olarak kullanılmaktadır. Bir kısım ajan provokatörler bu konuda hala görev başındadırlar ve söz konusu ülkelerde kullandıkları münafıklar ve yancılar yoluyla, halen bu propagandayı yaygınlaştırmaya çalışmaktadırlar. Bu sinsi plana karşı kurulacak en büyük set, Müslümanların ittifak ettiği güçlü bir islam Birliği’dir. Müslümanlar topyekûn bir sevgi birliği içinde olduklarında, hiçbir hain planın bu coğrafyada etkili olma imkanı yoktur. ingiliz derin devleti, işte bu sırrı çok iyi bilmektedir. Tarih boyunca islam, işte bu nedenle derin güçler tarafından daima hedeftedir.
Şüphesiz Allah, Kendi yolunda,
sanki birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak mücadele edenleri sever.
(Saff Suresi, 4) -
216.
03. Bölüm: OSMANLI’NIN YIKILIŞ NEDENLERiTümünü Göster
5. ingiliz Derin Devletinin Güdümündeki Osmanlı isyanları
Birçokları Osmanlı Devleti’nin Ortadoğu topraklarını kaybetmesiyle israil ve Musevi devleti arasında bir bağ olduğunu iddia eder. Oysa bu, ingiliz derin devletinin gizlenme tekniğidir. Osmanlı Devleti’nin parçalanması sonrasındaki duruma kısaca bir göz attığımızda kimin bu gelişmeden karlı çıktığını rahatça görürüz. Osmanlı’nın dağılması, sadece ve sadece ingiliz derin devletinin işine yaramıştır. ingiliz derin devleti, Ortadoğu’daki bu parçalanmadan her daim yararlanmıştır; hala da yararlanmaktadır. Osmanlı bölgesindeki Filistin, Irak, Katar, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır, Suudi Arabistan, Yemen ve Ürdün, Osmanlı Devleti’nin parçalanmasından sonra doğrudan ingiliz kontrolüne geçmiştir. Lübnan, Suriye, Libya ve Cezayir ise Fransız yönetiminde olmakla birlikte dolaylı olarak ingiliz kontrolündedir. Milyonlarca kilometrekarelik uçsuz bucaksız topraklardan Musevi kontrolünde kalan alan ise, Filistin’den payına düşen 14 bin km2’dir ve bu alanda sadece 800 bin kişi yaşamaktadır. Bu alan Kuveyt’in toplam alanından küçük, Katar’dan biraz büyüktür. Üç büyük Arap-israil Savaşı sonrasında bu alan 20 bin km2’ye çıkmıştır. Ama hala Ankara ilinin yüzölçümünden daha ufaktır. Açıktır ki, Osmanlı’nın dağılmasına sebep olan güç, yalnızca ve yalnızca ingiliz derin devletidir.
ingiliz derin devletinin I. Dünya Savaşı’nda, Osmanlı’nın son zenginliğini de ele geçirmek amacıyla el koyduğu Arap Yarımadası, Irak, Suriye ve Körfez bölgeleri, dünya petrol rezervlerinin yarısını barındırmaktadır. işte bu nedenle ingiliz derin devleti, 19. yüzyıl sonlarında Ortadoğu’ya daha ihtiraslı bir görünüm vermiştir. Nitekim ingiliz derin devleti, bu coğrafyayı güdümüne aldıktan sonra bölge Müslümanlarının tüm zenginliklerini yıllar boyunca kullanmıştır. Osmanlı Devleti’nin yıkılışından sonra bile Irak, Suudi Arabistan, Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri petrollerinden aslan payını hep ingiliz derin devleti almıştır.
Tarihin bu döneminde yaşananlar günümüze ve 21. yüzyıl Müslümanlarına örnek olmalıdır. Bugün, mezhep çatışmaları kışkırtmasına aldanarak kendi din kardeşini düşman olarak görenler, 100 yıl önce yaşananlara bakarak nasıl bir oyun oynandığını anlamaya çalışmalıdır. Farkında olmadan, aslında Londra’da Chatham House’da ve Privy Council’de yazılan projeleri uyguladıklarını bilmelidirler. islam dünyası, bu projeler nedeniyle 100 yıldır sefalet çekmektedir. Unutulmamalıdır ki bu karanlık planları engelleyecek olanlar yine Müslümanlardır.
Bugün bölgede Lübnan, Irak, Suriye ve Yemen’de iç savaş vardır. Mezhep savaşları her geçen gün daha fazla Müslüman canı almaktadır. ingiliz derin devleti ve zaman içinde yürürlüğe konan gizli Sykes-Picot anlaşması bölgeye sadece savaş ve ölüm getirmiştir. Barışı geri getirmenin yolu deccali sistemi doğru tespit etmekten geçmektedir. Açıktır ki, ingiliz derin devletinin manen ve fikren yenilgiye uğramadığı bir ortamda Ortadoğu’ya huzur ve barış gelmesine imkan yoktur.
Yapılacak şey, ingiliz derin devletinin deccali fikir sistemini iyi tespit ederek ona ilmi bir cevap vermek ve Allah’ın Mehdiyet taraftarlarını mutlaka galip kılacağına inanmaktır.
Yoksa kötülükleri yapanlar, Bizi (aşıp) geçeceklerini mi sandılar? Ne kötü hükmediyorlar? (Ankebut Suresi, 4) -
217.
0Osmanlı Siyasetinde ingiliz Emperyalizminin Sadık YancılarıTümünü Göster
Osmanlı’nın çöküşe yaklaştığı yıllarda, aslında istanbul Hükümeti, en tepeden en aşağıya kadar, çoğunlukla, devletin geleceğinin ingilizlerle ittifakta olduğunu düşünen siyasetçilerden oluşmaktaydı. Bu kişiler, istikballerinin ingiliz emperyalizmine sığınmakla kurtulacağına inanmaktaydılar.
Örnek vermek gerekirse;
Hariciye Nazırı Mustafa Reşid Paşa, ingiliz Yüksek Komiseri Webb’e, kendisi ve hükümetteki arkadaşları, Sultan ve geniş bir halk kesimi adına genel isteğin ingiltere tarafından yönetilmek olduğunu söylemiştir.107
Dahiliye Nazırı Ali Kemal ise ingiliz Amiral Calthorpe’a, kurtuluş yolunu, “ne şekilde olursa olsun, ingiliz güdümünde” gördüğünü söylemiştir.
Kısa dönem Dâhiliye Nazırlığı yapmış olan barış kurulu üyesi Ahmet Reşit (Rey); “Britanya liderliğinin kabulünü Damat Ferit adına” dilerken, “şimdiki hükümetin sürekli siyasası; Türk devletinin Büyük Britanya’nın yardımına güvenmesi temeline dayanmasıdır”, ifadelerini kullanmıştır.
Fahri başkan olarak da Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi’yi seçen ingiliz Muhipler Cemiyeti hakkında Atatürk, Nutuk’ta şunları yazmıştır:
istanbul’da önemli sayılabilecek kuruluşlardan biri, ingiliz Muhipleri Cemiyeti idi. Bu addan, ingilizlere dost olanların kurduğu bir dernek anlaşılmasın. Bence, bu derneği kuranlar kendi şahıslarını ve kendi çıkarlarını gözetenlerle, kendi çıkarlarının korunma çaresini Lloyd George Hükûmeti aracılığıyla ingiliz himâyesini sağlamakta arayanlardır. Bu zavallıların, ingiliz Devleti’nin Osmanlı Devleti’ni bir bütün olarak korumak ve himaye etmek isteğinde olup olamayacağını bir defa olsun dikkate alıp almadıkları üzerinde düşünülmeye değer.
Bu derneğe girenlerin başında Osmanlı Padişah’ı ve Halîfe-i Rûy-i Zemîn unvanını taşıyan Vahdettin, Damat Ferit Paşa, Dahiliye Nâzırı olan Ali Kemal, Âdil ve Mehmet Ali Beyler ile Sait Molla bulunuyordu. Dernekte Rahip Frew gibi ingiliz milletinden bazı macera heveslileri de vardı. Yapılan işlemlerden ve gösterilen faaliyetlerden anlaşıldığına göre derneğin başkanı Rahip Frew idi.108
Görülebildiği gibi Mustafa Kemal Atatürk de, Osmanlı içindeki ingiliz derin devleti ajanlarını ve hayranlarını gayet iyi görmüş ve bu kişilerinin yegane amacının Osmanlı’yı parçalamak olduğunu hemen tespit etmiştir. Planın büyüklüğünü gören Atatürk, devletin bütünlüğünü koruma ve kurtarma planını da buna göre yapmış ve gerçek vatanseverlerle birlikte Kurtuluş Mücadelesini başlatmıştır.
Fitne kalmayıncaya ve dinin hepsi Allah’ın oluncaya kadar onlarla mücadele edin. Şayet vazgeçecek olurlarsa, şüphesiz Allah, yaptıklarını görendir.
(Enfal Suresi, 39)
Dipnotlar:
97. Bekir Hazar, “Aramızda Çok Cevdet Var”, Takvim, 12.11.2015, http://www.takvim.com.tr/...2/aramizda-cok-cevdet-var
98. Sinan Tavukçu, “Dr. Abdullah Cevdet’le istiklal Harbi Üzerine 1922 Yılında Yapılan ilginç Bir Mülakat”, SDE, 06.02.2012, http://www.sde.org.tr/tr/...n-ilginc-bir-mulakat/1043
99. “Çok Okunanlar”, Açık istihbarat, 12.10.2011, http:// http://www.acikistihbarat...r/haberdetay.aspx?id=9783
100. George Washburn, “Robert Kolej Hatıraları” istanbul’da Elli Yıl, istanbul: Meydan Yayıncılık, 2011
101. “Atatürk’ün Anadolu’ya Geçişi, istanbul Hükümetinin Tutumu”, Türk Töresi, 30.12.2010, http://www.turktoresi . com/viewtopic.php?f=57&t=2745
102. “Damat Ferit Paşa”, Wikipedia, https://tr.wikipedia.org/ wiki/Damat_Ferit_Pa%C5%9Fa#cite_note-8
103. “Derviş Vahdeti”, Wikipedia https://tr.wikipedia.org/wiki/Dervi%C5%9F_Vahdeti
104. Cihan Dura, “Bir Dincinin Portresi: Derviş Vahdetî”, Cihan Dura, 01.03.2011, http://www.cihandura.com/tr/ makale/-BIR-DINCININ-PORTRESI-DERVIS-VAHDET
105. Cihan Dura, a.g.m.
106. ‘Atatürk’ün Anadolu’ya Geçişi, istanbul Hükümetinin Tutumu’, Türk Töresi, 30.12.2010, http://www.turktoresi . com/viewtopic.php?f=57&t=2745
107. Türk Töresi, a.g.m.
108. “ingiliz Muhipler Cemiyeti”, Wikipedia, https://tr.wikipedia.org/...miyeti#cite_note-ref208-5 -
218.
0istanbul ve Kahire’de yayınlanan evrimci felsefe dergisi içtihad Mecmuası, Abdülhamit döneminin bir başka Darwinist yayınıdır. (1904)
islam’ı materyalizmle açıklamayı amaçlayan, Peygamberimiz (sav) ve islamiyet hakkında saygıya uygun olmayan ifadeler içeren Hollandalı tarihçi Reinhart Dozy’nin Tarih-i islamiyet adlı kitabı, Türkçeleştirilerek Osmanlı’ya girmiş ve imparatorluğun çöküşünü hızlandırmıştır. Tercüme eden: Abdullah Cevdet, 1908, II. Abdülhamit dönemi -
219.
0II. Abdülhamit döneminin eğitim sistemi, evrim safsatasını yaygınlaştıran birçok materyalist yetiştirmiştir. Bunlardan bazı isimlere ve onların islam’a aykırı görüşlerine örnek vermek gerekirse:Tümünü Göster
Ahmet MiTHAT EFENDi: Evrim teorisinin Osmanlı’daki ilk savunucularındandır. Sarayın yarı resmi yayın organı Tercüman-ı Hakikat Gazetesi’ni çıkarmaya başlamıştır.
Ahmet RIZA: Pozitivizmin dünya vatandaşlığı görüşünü kabul etmiştir. ingiliz dostu olduğu ve ingiliz gibi giyindiği için ingiliz Ahmet Rıza olarak tanınmıştır.
Salih ZEKi: Ders verdiği Robert Kolej, Darüşşafaka, Mülkiye ve Darülfünun’da Auguste Comte’un materyalist fikirlerini anlatmıştır.
Rıza TEVFiK: Herbert Spencer’ı ve Darwin’i üstat olarak benimsemiştir. Çok sayıda dergide Darwinizm’i anlatan yazıları yayınlanmıştır.
Hüseyin Cahit YALÇIN: Mülkiye’de okurken materyalist olmuştur. Evrim teorisini maddeciliğin gereği olarak görmüş ve Yaratılışı reddetmiştir.
Ahmet ŞUAYB: Hukuk Fakültesi ve istanbul Üniversitesi’nde hocalık yapmıştır. Comte’un fikirlerini savunmuştur.
Abdullah CEVDET: Tıbbiye’de evrimci düşüncelerle tanışan Abdullah Cevdet, neredeyse 28 yıl boyunca aralıksız çıkardığı içtihad adlı dergide, ayrıca yaptığı çeviriler ve yazdığı kitaplarda maddeci, evrimci ve ateist görüşlerini dile getirmiş ve bu yıkıcı görüşleri Osmanlı toplumunu oldukça olumsuz etkilemiştir.
Ziya GÖKALP: Abdullah Cevdet’in talebesidir. Materyalist bakış açısını Türk toplumu içinde yayarak toplumun büyük kesiminde manevi çöküşe neden olmuştur.
Süleyman Hüsnü PAŞA: Harbiye komutanı iken Sultan Abdülaziz’i deviren cuntanın içinde yer almıştır.
Süleyman Paşazade SAMi: Darbeci Süleyman Hüsnü Paşa’nın oğludur. Maarif Nazırlığı ve Darülfünun Rektörlüğü yapmıştır. Dönemin ilkokul yönetmeliklerini hazırladığı gibi, ilm-i Terbiye-i Etfal adı altında çocuk eğitimine yönelik çalışmalar da yapmıştır.
Beşir FUAD: Materyalist görüşe sahiptir. Abdullah Cevdet, Baha Tevfik, Ahmet Nebil ve Celal Nuri’yi materyalist yapan öğretmendir. Jön Türk hareketinin temel ideolojilerinden olan Sosyal Darwinizm’i Osmanlı ile tanıştıran kişidir.
Baha TEVFiK: Abdülhamit döneminde Mülkiye’de evrimci olmuştur. Katıksız Avrupalılaşmayı savunmuştur. Felsefe Mecmuası’nda çıkan bir yazısında, felsefeci adını almaya hak kazanan bir kişinin “fenci”, “ilimci” ve mutlaka “maddeci” olması gerektiğini belirtmiştir. Onun anlayışına göre metafizik “boş ve olumsuz” görülmekte, bilim ile metafizik karşı karşıya getirilmektedir. Baha Tevfik, yayınladığı Hassasiyet Bahsi ve Yeni Ahlak adlı kitapta dinsel ahlaka tümüyle karşı çıkmıştır. insanlığın geleceği için kendince çözüm olarak sunduğu iki ideoloji ise komünizm ve anarşizmdir. Geleceğin bilimsel bir anarşizm ile canlanabileceği yanılgısını savunmuştur.
Hüseyin HiLMi: Komünist bakış açısını Baha Tevfik’ten öğrendiği söylenmektedir. 1910 yılında yayınladığı iştirak adlı dergide Marksizm ile ilgili birtakım yazılar yayınlanmıştır.
Subhi EDHEM: Servet-i Fünun Dergisi yazarı ve doğal tarih hocasıdır. Hocalık yaptığı derslerde Lamarkizm ve Darwinizm anlatmıştır.
Ethem NEJAT: Baha Tevfik’le birlikte evrimci olmuşlardır. Abdullah Cevdet’in içtihad Dergisi’nin yazarlarındandır. Türkiye Komünist Partisi’nin Kurucu Genel Sekreteri olmuştur.
Memduh SÜLEYMAN: Eduard Hartmann’ın Darwinizm kitabını tercüme etmiştir. Baha Tevfik ile birlikte Nietzsche’nin Hayatı ve Felsefesi kitabını yazmıştır. Osmanlı Sosyalist Fırkası ideologlarındandır.
Celal Nuri iLERi: Maddenin ezeli ve ebedi olduğunu kabul etmiştir. Bossuet’nin, Tarih-i Kâinat Üzerine adlı kitabının etkisiyle evrimci olmuştur. Celal Nuri, 1915’te istanbul’da yayınlanan Tarih-i istikbal adlı kitabında, islam’da birtakım reformlara gidilmesi gerektiğini, bu reformları sağlayacak düşünce dizgesinin de maddecilik ve evrim olduğunu yazmıştır. Celal Nuri’ye göre madde, her an her yerde olan ve bozulması olanaksız bir şeydir. Kuvvet de maddenin ayrılmaz parçasıdır; bu ikisi birbirine bağlıdır ve birbirinden ayrı düşünülemez. Celal Nuri, kendince islam ile evrim fikrini birleştirmeye çalışmış ama daha anlatımlarının başında Allah inancını reddederek aslında bir evrimci olarak nasıl bir ideolojiyi Osmanlı içinde yaymaya çalıştığını açıkça göstermiştir. -
220.
0Osmanlı’ya Darwinizm Nasıl Yerleşti?Tümünü Göster
19. yüzyılın başından itibaren Osmanlı aydınlarında ve yönetici kadrolarında Batılılaşma kültürünün hakim olduğunu görürüz. Bu dönemde Osmanlı topraklarına, ilk olarak Batı’daki bilimsel gelişmeler ve teknolojik yenilikler taşındı. Ardından Batı’nın siyasi ve ekonomik modelleri taklit edilerek Osmanlı devlet sistemi yenilenmeye çalışıldı. Osmanlı ordusu da, silahlarından kılık kıyafetine kadar yenilenme sürecine girdi. Bu Batılılaşma rüzgarı, bazı alanlarda güzel gelişmelere vesile olsa da, Osmanlı düşünce yapısını ve sosyal düzenini de etkiledi. Birçok konuda olduğu gibi felsefe ve bilim alanında da Batı’nın “mutlak” üstünlüğü kabul edildi. Avrupa’da yaygınlaşan materyalizm, Pozitivizm, Darwinizm gibi ateist ideolojiler bazı Osmanlı aydınlarını çok büyük bir hızla etkisi altına aldı. Ateist olmayı, Darwin’in bilime aykırı iddialarına inanmayı, dünyayı materyalist bir gözle değerlendirmeyi modernliğin ve Batıcılığın bir gereği olarak kabul ettiler. Dönemin bazı siyasetçileri politikalarını, yaşam mücadelesinde ancak güçlü toplumların ayakta kalabileceğini iddia eden Sosyal Darwinizm üzerine bina ettiler. Osmanlı’nın sonunu getiren ise, Allah’ı inkar eden bu Darwinist akım oldu.
II. Abdülhamit’in Osmanlı’da Evrim Teorisini Yaygınlaştırması
19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Ernst Haeckel, Herbert Spencer, Auguste Comte gibi birçok materyalist düşünürün kitapları, bir kısım Osmanlı aydınları arasında elden ele dolaşmaya başladı. 200’den fazla materyalist ve Darwinist eser Türkçe ve Arapçaya çevrildi. II. Abdülhamit’in emriyle Lübnanlı yazar Hüseyin El-Cisr’in Hamidiye Risalesi istanbul’da 20 bin adet basıldı ve dağıtıldı. El-Cisr, risalesinde, “mutasyonların evrimleştirici gücü olduğunu ve yeterli sayıda ara formun bulunduğunu” iddia ediyordu. El-Cisr’e göre, güya Darwin’in teorisi islam dini ile çelişmemekteydi.
Oysa mutasyonlar, %99 oranında zararlı, %1 oranında ise etkisiz kalan bozulma ve yıkılmalardır. Bilim insanlarının yeni keşifleri, “etkisiz” kabul edilen %1’lik mutasyonların da zaman içinde mutlaka zararlı etki gösterdiklerini ortaya koymuş ve bunlara sessiz mutasyon adını vermişlerdir. Dolayısıyla bugün bilimin gösterdiği gerçek, mutasyonların %100 oranında zararlı olduğudur. “Yeterli sayıda ara form” iddiası ise, evrim adına ortaya atılmış en büyük safsatalardan biridir. Zira yapılan çalışmalarda 700 milyondan fazla fosil çıkarılmış ve bunların bir tanesinin bile ara form olmadığı tespit edilmiştir. Şu ana kadar canlıların birbirlerinden evrimleştiğini gösteren TEK BiR TANE BiLE ARA FOSiL bulunamamıştır; bulunması da imkansızdır. Bulunan yüz milyonlarca fosilin tümü, hiçbir değişim geçirmemiş, tam ve mükemmel canlılara aittir. Nitekim Darwin bile, ara fosil bulunamaması durumunda teorisinin tümüyle çökmüş olacağını kitabında açıkça belirtmiştir:
Eğer gerçekten türler öbür türlerden yavaş gelişmelerle türemişse, neden sayısız ara geçiş formuna rastlamıyoruz? Neden bütün doğa bir karmaşa halinde değil de, tam olarak tanımlanmış ve yerli yerinde? Sayısız ara geçiş formu olmalı, fakat niçin yeryüzünün sayılamayacak kadar çok katmanında gömülü olarak bulamıyoruz… Niçin her jeolojik yapı ve her tabaka böyle bağlantılarla dolu değil? Jeoloji iyi derecelendirilmiş bir süreç ortaya çıkarmamaktadır ve belki de bu, benim teorime karşı ileri sürülecek en büyük itiraz olacaktır.89
El-Cisr, bütün bu safsataları savunurken aynı zamanda, “Allah yok” diyen bir teorinin Kuran ile çelişmediğini iddia edecek kadar da ileri gitmiştir. Dönemin dindar kitlelerine, söz konusu yazar ve hocalar yoluyla bu büyük aldatmaca işte bu yöntemlerle empoze edilmiştir. Öyle ki, el-Cisr’in bu risalesi Türkçe’ye, Urduca’ya ve diğer pek çok dile çevrilmiştir; Suriye ve Türkiye’de pek çok alim, özellikle de El-Ezher’deki alimler tarafından kabul görmüştür.
Osmanlı subay ve yöneticilerinin yetiştiği Tıbbiye, Mülkiye, Hukuk Fakültesi, Harbiye gibi okullarda, materyalist kitaplar okutulmaya başlanmıştır. 1847’de Tıbbiyeyi ziyaret eden Mc Farleyn anılarında şöyle yazmaktadır:
(Okulun kütüphanesi için) çoktan beri bu kadar materyalist kitabı bir arada toplayan bir koleksiyon görmemiştim… Kanepenin üzerinde bir kitap vardı. Bu Holbah’ın ateizmi anlattığı Doğa’nın Sistemi kitabının son baskısıydı. Kitabın üzerindeki notlardan çok sıklıkla okunduğunu anladım. Tanrı’nın varlığına inanmanın saçmalığını ve ruhun ölmezliği inancının imkansızlığını matematikle gösteren bölümler en çok okunan yerlerdi.90 (Yüce Allah’ı tenzih ederiz)
Görülebildiği gibi Tıbbiye’de, oldukça kısa bir zaman içinde, öğrencileri ateizme sürükleyen Darwinist inançlar ciddi şekilde yaygınlaştırılmıştı.
istanbul Üniversitesi’nin başlangıcı olarak kabul edilen Darülfünun’un rektörü Hoca Tahsin Efendi de ilk Darwinistlerdendi. Sadrazam Reşit Paşa tarafından Avrupa’da eğitime gönderilmiş ve aldığı eğitim sonrasında materyalist olmuştu. Tarih-i Tekvin (Yaratılış Tarihi) makalesinde: “Bütün kainat ve varlığa hükmeden tekamül (evrim) kanunu gereğince kainatın gelecekte erişmiş olacağı değişim merhalelerinden” bahsediyordu.91
Darülfünun’da kaynak eser olarak bir başka evrimci Ahmet Mithat Efendi’nin makale ve kitapları da okutulmaktaydı. Ahmet Mithat Efendi yazılarında, “insan, bir nevi hayvan olduğu için, vahşilik doğasının gereğidir” diyor ve sosyal Darwinizm’in şiddet unsurunu şu şekilde savunuyordu:
intikam bir nevi hakkaniyet ve adalet-i vahşiyanedir. Lezzet almak için fenalık edildiği pek nadir olup bunların kaynağı genellikle hırs, şan ve menfaattir. Bu halde, doğamızın özünde olan kötü davranışların bize zarar vereceğini nereden çıkarırız? Deve dikeni yırtıcı ise, yaratılışı böyle olduğu içindir.92
II. Abdülhamit dönemi Maarif Nazırı (Milli Eğitim Bakanı) Münif Paşa’nın kurduğu, Cemiyeti Tedrisiye-i islamiye grubunun amacı da “bilim dergileriyle materyalizmi ve evrimi anlatmaktı”. ilk bilim dergileri olan Mecmua-yı Fünun evrim yazılarından oluşmuştu.
Bu Darwinist ve materyalist eğitim çok hızlı sonuç vermiş ve Osmanlı aydınları, materyalizm ve pozitivizmin merkezi olan Edebiyatı Cedide yani Yeni Edebiyat akımı ve bu akımın yayın organı, Servet-i Fünun Dergisi etrafında toplanmaya başlamışlardı. Hareketin önde gelen şair ve yazarlarından, Abdülhak Hamit ve Recaizade Mahmut Ekrem, Türk islam toplumunun manevi duygularını zedeleyecek şu sapkın fikirlerle ortaya çıkıyorlardı:
islam medeniyeti devrini tamamlamıştır. Batıda düşüncesiyle, sosyolojisiyle ve tekniği ile yeni bir medeniyet çıkmıştır.
Bu medeniyet, Osmanlı Devleti’ni er ya da geç yıkacaktır.
II. Abdülhamit döneminde yayınlanan Sabah Gazetesi’nin başyazarı Şemsettin Sami ve ikdam Gazetesi’nin başyazarı Ahmet Cevdet de evrimcidirler. Tercüman-ı Hakikat Gazetesi’nin başyazarı Ahmet Mithat Efendi ile birlikte dönemin üç büyük gazetesi de evrimcilerin kontrolündedir. Dönemin bir başka önemli gazetesi olan Ceride-i Havadis’in baş yazarı da Beşir Fuad’dır ve ismi zikredilen diğer yazarlar, Türk ateizminin Osmanlı’da ilk yaygınlaştıran kişiler olarak kabul edilmektedir. Abdülhamit döneminde Servet-i Fünun ile birlikte içtihad, Piyano Mecmuası, Envar-ı Zeka, Yirminci Asırda Zeka Mecmuası, Güneş, Hevran, Mecmua-ı Ulüm, Saadet, Afak ve Felsefe Mecmuası isimli dergiler de evrim safsatasının Osmanlı içinde yayılmasına neden olmuş ve bu korkunç aldatmaca nedeniyle Osmanlı toplumu kısa sürede yozlaşma ve çöküşe doğru sürüklenmiştir.
başlık yok! burası bom boş!