-
151.
0ingiliz Derin Devletinin Büyük Hezimeti: “Çanakkale Savaşı”Tümünü Göster
Daha önce detaylı belirttiğimiz gibi I. Dünya Savaşı, ingiliz derin devletinin kurguladığı mühendislik çalışmalarından biriydi ve planlandığı gibi de yürümüştü. Savaş öncesi ingiltere, henüz gündemde dahi olmayan savaş için tüm hazırlıklarını yapmıştı. Kömürle işleyen gemilerini benzinlilerle değiştirdi. 18 adet yeni tanker yaptırıp denizaltı ve uçak filolarını kurdu. 1911’lerden itibaren geniş çaplı tatbikatlarla deniz kuvvetlerini harekata hazır hale getirdi. Çıkacak savaşta Fransa’nın da tam desteğini almaya yönelik gerekli diplomatik girişimleri gerçekleştirdi. Sonuçta, I. Dünya Savaşı’nın başladığı 1914 yılına gelindiğinde, ingiliz donanması önceden alınmış olan önlemlerle mükemmel bir duruma getirilmişti.
I. Dünya Savaşı öncesinde, ingiliz donanmasındaki tüm bu hazırlık ve yenilenme sürecinin tasarlayıcısı, dönemin Donanma Bakanı Winston Churchill’di. Büyük bir Türk ve Müslüman düşmanı ve ingiliz derin devletinin sadık elemanlarından biri olan Churchill, aynı zamanda Çanakkale Savaşı’nın da baş mimarıydı. Churchill, daha Osmanlı Devleti fiilen savaşa girmeden önce, 1914 yılı Eylül ayında Çanakkale Boğazı’nın donanmayla geçilerek istanbul’un işgal edilmesini öngören bir projeyi Başbakan Herbert Asquith’e iletmişti. Churchill’in planına göre, istanbul’un işgal edilip düşürülmesi ile Osmanlı imparatorluğu hızlı bir yenilgiye uğratılacaktı.
Cephe için yeni planlar yapılırken itilaf Donanması, 18 Mart günü Amiral John de Robeck komutasındaki 16 savaş gemisinden oluşan dev bir donanma ile Çanakkale’yi geçmeye kalkıştı. Ancak tüm gemiler, Nusret Mayın Gemisi’nin boğazın Çanakkale tarafına yerleştirdiği mayınlarla etkisiz hale getirildi. Mayınlarla ağır bir yenilgi yaşayan itilaf Donanmasına Osmanlı topçularının isabetli top atışları da eklenince ingilizlerin deniz yoluyla Çanakkale’den kolayca geçme hayalleri hüsranla sonuçlandı. 18 Mart 1915’te Çanakkale Boğazı’nda yaşanan hezimet, ingilizlerde büyük şaşkınlık yarattı.
Britanya, Fransa ve Anzak kuvvetleri her ne kadar çıkarma yaptıkları sahillerde köprübaşları oluşturmayı başardılarsa da, Osmanlı kuvvetlerinin dirençli savunmaları ve karşı taarruzları sonucunda Gelibolu Yarımadası’nı işgal edemediler. Türk savunmasını aşamadılar ve büyük kayıplar verdiler.
Hem denizde hem de karadaki savaşlarda yaşanan büyük hayal kırıklığı ve verilen kayıplar sonucu, itilaf Devletleri’nde, Çanakkale Cephesi’nin kapatılması fikri ağır bastı. ingiliz ordu komutanlarından General Charles Monro, cephede yaptığı incelemelerin ardından Londra’ya, ‘Gelibolu tahliye edilmelidir’ raporunu bildirdi. Tüm bu gelişmelerin sonucunda ingiliz, Anzak ve Fransız kuvvetleri Gelibolu Yarımadasını 1915 yılı Aralık ayı içinde tahliye ettiler. 7 Aralık’ta cephenin kapatılması kararı alındı; 10 Aralık’ta tahliye işlemleri başladı; 27 Aralık 1915’te ise Gelibolu’da hiçbir itilaf Devleti askeri kalmamıştı.
ingilizlerin kendi kaynaklarında işledikleri Çanakkale katlidıbının korkunç bilançosu şöyle belirtilir:
Dokuz ay kanlı kıyımın yaşandığı, Gelibolu Yarımadası’nı almak için düzenlenen operasyonda, 29 bin ingiliz ve irlandalı ile 11 bin Avustralyalı ve Yeni Zelandalı asker dahil yaklaşık 58 bin asker hayatını kaybetti. Dahası, kendi anavatanlarını çetince savunan 87 bin Osmanlı askeri de yaşdıbını yitirdi. Her iki taraftan en az 300 bin asker de ağır yaralandı. -
152.
0ingilizlerin Gasp Ettiği Osmanlı Gemileri ve iade Etmediği ParalarTümünü Göster
I. Dünya Savaşı’nın ilk zamanlarında savaşa daha katılmamış olan Osmanlı Devleti, donanmasını güçlendirmek amacıyla ingiltere’ye 3 adet büyük savaş gemisi sipariş etti ve bunların paralarını da peşin ödedi. “Sultan Osman”, “Sultan Reşad” ve “Fatih” adları verilen bu 3 savaş gemisi o dönemde ingilizlerin geliştirdiği “dretnot” tipi gemilerdendi.
Bu tip gemiler 20. yüzyılın başlarında hizmete giren ve denizcilik tarihinde yeni bir çığır açan ileri teknolojiye sahip gemilerdi. Eski model savaş gemilerine göre daha hızlı hareket edebilen, tek başına adeta yüzen bir filo niteliğine sahip modern gemilerdi. Bu gemiler Osmanlı donanmasının güçlenmesi ve denizlerde yenilgiye uğramaması bakımından son derece önemliydi. Zira 1900’lerin başlarında kara ulaşımı yeterince gelişmediği için askeri üstünlük, denizlerde üstün olmakla doğru orantılıydı.
Gemi satın alabilmek için Osmanlı Devleti’nin mali kaynakları yeterli olmadığından, o dönemde geniş çaplı bir bağış kampanyası düzenlenmişti. Zamanın imkanlarıyla kahvelerde, halkın toplandığı yerlerde, müsamere ve eğlencelerde sürekli olarak bu iş için para toplanıyordu. Öğrenciler dahi ellerine verilen kumbaralara para atarak bağışta bulunmuşlardı. Önemli para yardımlarında bulunanlara “Donanma iane Madalyası” adı altında bir de madalya veriliyordu. 1909 yılında kurulan Donanma-yı Osmanî Muavenet-i Millîye Cemiyeti, söz konusu gemilerin satın alınması için yardım kampanyaları düzenlemiş, gösteriler tertiplemiş ve ürün satışı gerçekleştirmişti.
“Sultan Osman” dretnotu, aslında başlangıçta Brezilya’nın siparişi üzerine yapımı tamamlanan “Rio de Janeiro” gemisiydi. Ancak Brezilya ödemesini yapamadığı için, üretici ingiliz Armstrong şirketinin ihaleyle satışa çıkardığı gemiyi Osmanlılar satın almıştı. Kaptanının kimliği bile saptanmıştı: Hamidiye’nin efsanevi kahramanı Rauf Bey.
27 Temmuz 1914’te Osmanlı Devleti’ni temsilen Rauf Bey, Sultan Osman gemisini teslim almak üzere ingiltere’nin Newcastle şehrine gitti. Ancak işler beklenmedik bir biçimde gelişti. Çok önceden savaşta Osmanlı’yı düşman saflarına almayı planlamış olan ingiliz derin devleti temsilcileri, kısa zaman sonra kendi donanmalarının karşısına çıkacak böyle üstün özelliklere sahip bir gemiyi teslim etmek istemiyorlardı.
Churchill, Sultan Osman’a el koymanın çok büyük bir diplomatik skandala neden olacağını biliyordu; ancak her şeye rağmen, 3 Ağustos 1914’te Sultan Osman ve Reşadiye gemilerine ingilizlerin el koyduğunu resmi olarak açıkladı.
Özetle ingilizler, Osmanlı’ya ait olan gemileri, henüz gemilere Türk bayrağı çekilmeden apar topar gasp ettiler. Gemileri teslim etmedikleri gibi, tamamen haksız ve kanunsuz bir biçimde, tamamı peşin ödenmiş olan 12 milyon ingiliz altını tutarındaki bedeli de iade etmediler. Daha doğru bir ifadeyle, bu parayı görülmemiş bir pervasızlıkla alenen çalmış oldular.
Dönemin Başbakanı Rauf Orbay anılarında konuyla ilgili şu açıklamayı yapar:
Geminin son taksiti olan yedi yüz bin lira da ödenmişti. işleri bir an önce bitirmek için denemelerin bir kısmından vazgeçerek, fabrika ile 2 Ağustos 1914 günü geminin bize teslimi konusunda anlaşmıştık. Fakat parayı verişimizin ertesi günü için kararlaştırılan sancağımızı çekme töreninden yarım saat önce ingilizler, Sultan Osman’a el koydular… Gerektiği şekilde şiddetle protesto edildiyse de kimse oralı olmadı…68
Sultan Osman gemisi derhal ingiliz donanmasına katıldı ve ismi “Agincourt” olarak değiştirildi. Reşadiye ise Erin ismini aldı, ancak 22 Ağustos’ta seyre hazır olan Erin’in denenmesinde silahlarının iyi çalışmadığı görüldü. Başarılı biçimde onarılamadığı ve bir daha da kimseye satılamayacağı için 1922 yılında gemi sökücüler tarafından parçalandı.
Rauf Orbay konuyla ilgili açıklamalarına şöyle devam eder:
Sonra, Dünya Savaşı iptidasında (başlangıcında), henüz bizim harbe girmediğimiz günlerde inşaları tamamlanıp bedelleri de tarafımızdan tamamen ödenmiş olduğu halde memleketimize getirilecekleri sırada ingilizlerin el koymuş oldukları Sultan Osman, Sultan Reşad ve Fatih dretnotlarımızın, tahminen 12 milyon ingiliz altını tutarı bedellerinin geri verilmesi meselesi vardı. Bu, ingilizlerin sarih borcu idi…69
Bu, ingilizlerin sarih borcu idi, ama Lozan Antlaşması’nın 58. maddesi gereğince Türk tarafı bu haktan, muhtemelen ingiliz derin devletinin baskısı sonucu, ilginç bir biçimde feragat etmişti. Lozan Antlaşması’nın söz konusu 58. maddesi günümüz Türkçesi ile şöyledir:
Bir yandan Türkiye ve öte yandan (Yunanistan dışında) öteki Bağıtlı (sözleşmeli) Devletler, bu Devletlerle (tüzel kişileri de kapsamak üzere) uyruklarının, 1 Ağustos 1914 tarihiyle işbu Antlaşmanın yürürlüğe giriş tarihi arasındaki süre boyunca uğramış oldukları, gerek savaş eylemleri, gerekse zoralım, haciz, dilediği gibi kullanma ve el koyma tedbirlerinden doğan kayıp ve zararlardan dolayı her türlü parasal istemde bulunma hakkından karşılıklı olarak vazgeçerler.70
Bu madde, gerçekte ingilizlerin yaptığı söz konusu gaspı kapsamamaktadır. Zira dönemin ingilizlerinin tüm dünya önünde işlediği aleni hırsızlık suçu, Osmanlı’nın tamamen savaş dışında olduğu bir dönemde gerçekleşmiştir. Bu eylem, iki ülke arasındaki ticari bir alım satım ilişkisinden başka bir şey değildir. Olayın herhangi bir savaş kaybıyla uzaktan yakından ilgisi yoktur. Dolayısıyla Lozan’ın bu hükmü, söz konusu gasp için geçerli olmamalıdır.
Durum bu kadar açıkken, ingiliz derin devleti, o dönemde işlediği bu gasp suçunu savaş kaybı kapsdıbına sokabilmiştir. Sonuçta, Britanya Hükümeti’nce 1914 yılında haksız ve hukuksuz bir şekilde el konulan savaş gemileri için ödenmiş bulunan paradan Lozan’da feragat edilmiştir.
O dönemde söz konusu dolandırıcılık operasyonunu yöneten kişi ise ingiliz derin devlet yapılanmasının en sadık ve ateşli elemanlarından biri olan Winston Churchill’dir. -
153.
0Kısa bir süre sonra ingiliz Savaş Bakanlığı’nca gizli görevle Irak’a gönderilen Lawrence, Nisan 1916’da Kutü’l Amare’de esir alınan General Townshend komutasındaki 13 bin kişilik ingiliz ordusunu kurtarma operasyonu sırasında sahneye çıktı. Lawrence, Albay Beach ve Aubrey Herbert isimli bir ingiliz görevliyle birlikte, Türk Generali Halil Paşa’yla görüşerek, sarılmış bulunan ingiliz garnizonunu serbest bırakması için ona önce 1 milyon Sterlin, kabul etmezse 2 milyon Sterlin rüşvet önermeye gönderilmişti. Halil Paşa ise bu ingiliz önerisini tiksintiyle reddetmekle kalmıyor, bunu haber olarak çevreye yayarak ingilizleri rezil ediyor, onların itibar ve saygınlığını ayaklar altına alıyordu.Tümünü Göster
Bütün bunlar olup biterken, ingiliz derin devlet temsilcilerinin, Mekke Şerifi Hüseyin ile Osmanlılara karşı isyan çıkarması için yaptığı pazarlıklar da sürüyordu. Bu arada Lawrence, Irak’taki Arapları da ayaklanmaya dahil edebilmek ve onların ingiliz ordusuyla işbirliği yapmalarını sağlamak için çalışıyor ve bölgedeki Şii liderlere Halifelik vaatleri yapıyordu. Ancak başarılı olamadı.
Lawrence, Mekke Şerifi Hüseyin’in ayaklanmayı başlatmasının ardından aynı yılın Ekim ayında bu defa yüzbaşı rütbesiyle Arabistan’a gitti. Burada, Şerif Hüseyin’in oğulları Abdullah, Ali, Zeyid ve 1921 yılında Irak tahtına geçmesinde büyük rol oynayacağı Faysal ile görüştü. Henüz başlangıç aşamasında olan ayaklanmada diğer ingiliz subaylarıyla birlikte silah ve para temin ederek isyan eden aşiretleri birleştirmek, örgütlemek, belirlenen hedeflere sabotaj ve saldırılarda bulunmakla görevlendirildi.
irtibat subayı olarak Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal’ın kuvvetlerine katılan Lawrence, ajanlık faaliyetlerinin yanı sıra bizzat Türklere karşı sıcak savaşın içinde de bulundu. Vur-kaç taktiği ile Osmanlı birliklerine ve ikmal yollarına zarar vererek 6 Temmuz 1917’de kendisine yarbay rütbesi ve bir nişan kazandıracak olan Akabe Limanı’nı ele geçirdi. Hicaz Demiryolu’na saldırılarda bulundu. Bu tarihten sonra şiddeti daha da artan bu saldırılarda yüzlerce Osmanlı askeri şehit olurken ingilizler saldırılardan zaferle çıkmıştı. Lawrence bu başarısıyla kendince şöyle övünüyordu:
Savaşı kazanmak için değil; Irak’ın pirinç tarlaları, Irak’ın mısır tarlaları ve petrolü bizim olsun diye (savaştık). Bunu elde etmek için düşmanlarımızı (Türkiye dâhil) mağlûp etmemiz kâfiydi. (ingiliz asker ve vali) General Edmund Allenby’nin kabiliyeti sayesinde, dört yüzden az ingiliz askerinin kaybıyla bu zafer sağlandı. Çünkü insan kuvveti olarak Türklerin idaresi altındaki Arapları da bu işte kullanmaya muvaffak olmuştuk. Otuz savaşın hiçbirinde ingiliz kanı dökülmemiş olmasından iftihar duyuyorum. Çünkü ingiltere idaresindeki bütün illerin toplamı bile bir tek ingiliz’in hayatına değmezdi.62
Lawrence, ikiyüzlülük ve hilekarlık üzerine dayalı görevini de şöyle tanımlamıştır:
(Görevim) Türkiye’ye karşı bir Arap isyanını tahrik etmektir ve onun için de Batılı olan dış görünüşümü gizlemek ve az da olsa Araplara benzemek zorundayım. Böylece kendimi bir çeşit yabancı sahne üzerinde, balo giysisi içinde, acayip bir dilde, gece ve gündüz aktörlük yapan birisi olarak görüyorum…63
1918 yılının Eylül ayında, 4. Osmanlı Ordusu’na yönelik düzenlenen bir saldırıda Lawrence, adamlarına hiçbir esir alınmaması emrini vererek 5 bin Osmanlı askerinin kafalarını kestirmek suretiyle bir katliama daha imza attı.64 Aynı yılın sonunda beraberindeki katil güruhuyla birlikte karışıklık içindeki Şam’a girerek terör estirdi.
Lawrence, 1918 yılı Ekim ayında ingiltere’ye dönmek üzere yola çıktı. Hareket etmeden önce, 4 Ekim’de Binbaşı R. H. Scott’a Kahire’den gönderdiği bir mektupta şöyle diyordu:
Acayip, küçük bir gruptuk, ama Ortadoğu’da tarihin seyrini değiştirdiğimizi sanıyorum.65
Lawrence, Seven Pillars of Visdom (Hikmetin Yedi Sütunu) adlı kitabının önsözünde, ingiliz derin devletinin ve bu derin güçlerin temsilcisi olarak kendisinin, Türklere karşı ayaklandırmak için Arapları nasıl yalan vaatlerle kandırdıklarını şöyle anlatır:
(ingiliz) Kabinesi, daha sonra Araplara özerklik verileceği kesin sözleriyle onları bizim için çarpışmak üzere ayaklandırdı. Araplar, kuruluşlara değil, kişilere inanırlar. Beni, ingiliz yönetiminin özgür bir ajanı olarak gördüler ve benden, o yönetimin yazılı vaatlerini onaylamamı talep ettiler. Böylece, bu komploya katılmak zorunda kaldım ve sözümün değeri ne ise, onlara, ödüllerini alacakları yolunda güvence verdim. Savaşı kazanırsak, bu sözlerin yerine getirilmeyeceği (kağıt üzerinde kalacağı) ta başlangıçtan belli idi ve ben, Arapların dürüst bir danışmanı olsaydım, onlara, bu gibi şeyler için çarpışarak hayatlarını tehlikeye sokmamaları; evlerine dönmeleri öğüdünü verirdim. Doğuda ucuz ve süratli bir zafer kazanmamız için Arap yardımının gerekli olduğuna ve savaşı kaybetmek yerine, sözümüzde durmayarak kazanmamızın daha iyi olacağına inanarak, bu hilenin tehlikesini göze aldım.66
Bu hileyi çok geç anlayan ve Osmanlı’ya karşı isyan başlatarak Müslüman kanı akıtmış olan Mekke Şerifi Hüseyin’in oğlu Emir Faysal, kendisine sunulan vaatlerin hiçbirinin gerçekleşmediğini görünce ingiliz derin devletinin oyununa geldiğini anlayıp şunları söyleyecektir:
Müslüman dünyasının önüne çıkamayacağım. Kendilerinden Halife’ye karşı savaşmalarını, fedakarlık yapmalarını istedim. Oysa şimdi görüyorum ki, amaçlarına hizmet ettiğimiz Avrupa devletleri, Arap ülkelerini bölüyorlar.67
Şerif Hüseyin-Faysal-Lawrence işbirliği, islam alemine en büyük yıkım ve tahribatı yapan fitne odaklarından biri olmuştur. Bu işbirliği sonucunda başlayan Müslümanı Müslümana kırdırma stratejisi, ingiliz derin devletinin, yüzyıllardır geliştirip uyguladığı mühendislik planlarının ilk adımlarını temsil eder. Bu örnek, Müslümanlar arasında, tarihin her döneminde ingiliz derin devletinin hilelerine kanan ve küçük bir çıkar uğruna vatan hainliği yapmaktan çekinmeyen münafıkların bulunduğunu belgelemektedir. ingiliz derin devleti, islam dünyası üzerindeki yıkıcı etkisini ancak ve ancak münafıkları kullanarak gösterebilmektedir. Bu yüzden Müslümanların, islam aleminin selameti için en çok dikkat etmeleri ve uyanık olmaları gereken tehlike, ingiliz derin devletinin şeytani oyun ve tuzaklarına sürüklenmiş olan münafıklardır. -
154.
0Şii Müslümanlar Osmanlı Halifesi’nin Yanında SavaşmışlardırTümünü Göster
ingiltere, I. Dünya Savaşı sırasında işgal ettiği Irak’ta, Şiilerin kendi safında savaşacağını düşünmüş ve planlarını buna göre yapmıştır. Ancak Şiiler, Osmanlı Halifesi’nden gelen Cihad-ı Ekber’e icabet etmiş ve Osmanlı’nın yanında yer almışlardır. “ingiliz işgalinin başladığı ve islam beldelerinin tehlikede olduğu ve yardım gerektiğini” anlatan telgraf, Irak’ta tüm Şii camilerinde okutulmuştur. Şiilerin en üst lideri Seyyid Kazım el-Yezdi, tüm Şiileri, Kabe-i Şerif’i , Mescid-i Nebevi’yi ve imamların kabirlerini korumaya çağırmıştır. Oğlu Seyyid muhafazid’i de savaşa göndermiştir. Şii Şeyh Eş-Şeriati el-isfehni, cihada destek vermiş “işgalci ingilizleri kovmakta tembellik edenler, büyük günah ve haram işlemişlerdir” demiştir. Kazımiyye Şehrinde, Şeyh Mehdi el-Halisi fetva yayınlamıştır. Müslümanlara, “Küfür belası yok oluncaya kadar bütün mallarını cihat yolunda harcamalarının” vacip olduğunu söylemiştir. Şiiler “islam topraklarından kafirlerin uzaklaşması için Osmanlı’yla birlik olacaklarını, Türklerin dinde kardeşleri olduğunu ve ingilizlerin bu topraklardan atılması için yardım edeceklerini” ilan etmişlerdir. Kuveyt Emiri Muhammara, Irak’ı işgal eden ingilizlere destek vermek amacıyla askeri kuvvet göndermek üzereyken, Şiilerin bu cesaretinden çekinerek asker göndermekten vazgeçmiştir. Şii aşiretler, gemilerle ve kafilelerle Dicle ve Fırat nehirleri boyunca, Osmanlı’nın yanında, görkemli bir şekilde savaşa yürümüşlerdir.
Kurna Cephesinde savaşan Şii ulemalar: Seyyid Mustafa Keşani, Seyyid Mehdi Haydari, Şeyhül Şeriati el-isfahani, Seyyid Ali el-Damad, Seyyid Mustafa Keşani
Basra Doğu Cephesinde savaşan Şii ulemalar: Şeyh Mehdi el-Khalisi, Seyyid muhafazid, Şeyh Cafer Radi, Seyyid Kemal el-Hilli
Eş-Şuaybe Cephesinde savaşan Şii ulemalar: Seyyid muhafazid Said, Şeyh Abdul Kerim el-Cezairi, Şeyh Abdul Rıza Radi, Seyyid Muhsin el-Hakim
Sadece Eş-Şuaybe cephesinde 50 bin Şii kardeşimiz savaşmıştır. Cephede, Şii mücahitlerden 3 bin asker şehit olmuştur. Osmanlıların Kut’ül Amare Savaşı’nı kazanmasında, Şii aleminin desteği büyüktür. I. Dünya Savaşı’nın en önemli zaferi ve ingiliz derin devletinin en büyük yenilgisi olan Kut’ül Amare Zaferi, Müslümanların birlik olması ile gerçekleşmiştir. -
155.
0Şerif Hüseyin Ayaklanmasının Ardındaki Kilit isim: ingiliz Casusu LawrenceTümünü Göster
ingilizler tarafından sağlanan her türlü maddi ve lojistik desteğe rağmen isyan, tüm Arap alemini temsil edecek bir harekete dönüştürülemedi ve ancak 4-5 bin civarında bir silahlı gücün katılımıyla sınırlı kaldı. Bu isyan sırasında Mekke Şerifi Hüseyin ile birlikte adı özdeşleşen kişi, ingiliz gizli servisi ajanı Arkeolog Thomas Edward Lawrence idi. Lawrence,
Mekke Şerifi Hüseyin ve onun oğullarından biri olan Faysal’ın yanında, Osmanlılara karşı Haşimi Arap isyanını teşvik eden ingiliz derin devletinin en önemli figürlerinden biriydi.
Lawrence’ın özgeçmişini kaleme alan isimlerden ingiliz yazar David Garnett onu, “kendini beğenmiş ve eza çekme, zulme uğrama kompleksine sahip bir kişilik”57 olarak tarif etmekteydi. Richard Aldington’a göre de “yapmacık ve övünmekten hoşlanan, kendi kendine önem vermiş bir egoist, hatta homociksüel”di.58 Kısacası Lawrence, ingiliz derin devleti mensuplarının klagib özelliklerini taşıyordu.
Şunu belirtelim: ingiliz derin devletinin eylemlerini yaparken homociksüelleri özellikle tercih ettiği ve risk içeren görevlere özellikle bu kişileri seçtiği bilinmektedir.
Lawrence, Araplara duyduğu ilginin aksine, Türklere karşı özel bir nefret beslemekteydi. Türklere karşı olan bu düşmanlığını Lawrence, 5 Nisan 1913’te Oxford’dan Bayan Reider’a gönderdiği mektupta şöyle ifade ediyordu:
…Türkiye’ye gelince, Türkler kahrolsun! Ama korkarım ki onlarda hayat değil, yapışkanlık var. Onların kayboluşu, bir zamanlar iyi yönetim yetenekleri olan Araplar için her halükarda bir fırsat oluşturacak.59
18 Eylül 1914’te, yine Bayan Reider’a gönderdiği mektupta ise şöyle diyordu:
Türklerin savaşa girmek niyetinde olmadıklarını korkuyla seziyorum, çünkü onları Küçük Asya’ya sıkıştırmak ve dahası, orada bile vesayet altına almak bir gelişme olacaktır.60
Lawrence, I. Dünya Savaşı’nın patlak vermesinden sonra 1914 yılının Aralık ayında teğmen rütbesiyle Kahire’deki ingiliz istihbarat birimine transfer oldu. Burada, savaş tutsaklarını sorguya çekiyor, haritalar çiziyor ve Türk hatlarının ardındaki ajanlardan gelen bilgileri inceliyor ve Arapların da katılımıyla Osmanlı Devleti’ni yok etmek amacıyla stratejiler kuruyordu.
Bu arada Kahire’de yeni kurulan “Arap Bürosu”nun başına geçti. Bilinçaltındaki Türk nefreti, yeni görevi sırasında 20 Nisan 1915’te arkeolog dostu D. G. Hogarth’a gönderdiği bir yazıda ağzından şöyle taşıyordu:
… Zavallı yaşlı Türk Devleti, birliğini zor sürdürüyor. Herkes, onun son zamanlardaki parlak başarılarından daima söz eder ama gerçekte çok acınacak bir durumdadır. Onunla ilgili her şey oldukça mide bulandırıyor... 61 -
156.
0ingilizlerin Bazı Arapları Türkler Aleyhine KışkırtmasıTümünü Göster
En başta, Osmanlı’nın Cihad-ı Ekber çağrısını etkisiz kılarak bir islam Birliği’nin oluşmasını engellemek, bir yandan da sömürgelerini genişletmek adına ingiliz derin devleti Arapları Osmanlı’dan ayırma planını devreye soktu. Arapların üzerinde yaşadığı topraklar, hem dünyanın en stratejik geçiş yolları hem de petrol bölgeleriydi.
Bu amaçla derin devlet temsilcileri, 1909 yılında göreve atanmış olan ve o tarihten beri Osmanlı’ya karşı isyankar ve tehditkar tutumuyla bilinen Haşimi Arapların önderi Mekke Şerifi Hüseyin’le bağlantıya geçtiler. ingiliz derin devleti, Hüseyin’in başlatacağı bir isyana, her türlü desteği vermeyi taahhüt etti ve savaşın bitiminde kurulacak büyük bir krallık sözü verdi. Ancak bu vaat, ingiliz derin devletinin geçici süreliğine kullanacağı maşalar için kurguladığı oyunlardan biriydi. Zira ingilizler, Nisan 1916’da Fransızlarla aralarında gizlice imzaladıkları Sykes-Picot Antlaşması’yla zaten bu toprakları çok önceden belli hakimiyet bölgelerine ayırmışlardı. 1917’deki Balfour Deklarasyonu da Filistin’de bir Musevi devletinin kurulmasını öngörüyordu. Dolayısıyla, bu planların hiçbirinde Şerif Hüseyin’e vaat edilen “Büyük Arabistan Krallığı” yer almıyordu.
Ne var ki Şerif Hüseyin, “Büyük Arabistan Kralı” olma hayalleri peşinde, Kahire’deki ingiliz temsilcisi Sir Henry McMahon’la anlaşarak 27 Haziran 1916’da yayınladığı beyanname ile ayaklanmayı başlattı. Ayaklanma, yaklaşık bir milyon Sterlin tutarındaki ingiliz altınıyla finanse ediliyordu.52
Cidde’deki ingiliz Konsolosu Reader Bullard’ın, “kurnaz, yalancı, safdil, kuşkucu, inatçı, kendini beğenmiş, kibirli, bilgisiz, arsız ve gaddar bir Arap şeyhi” 53 olarak tarif etiği Şerif Hüseyin, makam ve mevki adına hareket eden ve bu uğurda kendi halkına ve ülkesine dahi ihanet etmekten çekinmeyen bir ingiliz hayranıydı. ingiliz derin devletinin, tarihin hemen her döneminde, fitne çıkarmak amacıyla Müslüman toplumların içinden satın alıp devşirdiği münafıkların tipik özelliklerini taşıyordu.
Ancak burada önemle belirtilmesi gereken, bu ihanet ve isyana, genelde iddia edildiği gibi tüm Arapların dahil olmadığıdır. ingiliz tarihi kayıtlarında bu ayaklanmadan tüm Arapları içine alacak biçimde, “Büyük Arap ihaneti” şeklinde bahsedilir. Oysa bu, kasıtlı olarak uzun vadeli bir Türk-Arap düşmanlığını körüklemek amacıyla yapılmış bir anti-propagandadır. ingiliz yazar Robert Lacey’e göre gerçekte ortada, Osmanlı’ya karşı düzenlenen bir ingiliz-Haşimi ortak hıyanetinden başka bir şey yoktur.54
ingiliz derin devleti, her zaman olduğu gibi bu olayda da, Arapların içinden, kendi çıkarlarına hizmet edecek münafıkları ve yancıları kullanmıştır. Küçük bir çıkar için kendi devletlerine ve milletlerine ihanet eden bu münafıklar, ingiliz derin devletinin kendileriyle işleri bittiğinde, kendilerine önceden verilen sözlerin ve sunulan vaatlerin gerçekte hiçbir karşılığını alamazlar. Üstelik kendi toplumlarının içinde tüm şeref ve itibarlarını kaybetmiş, kınanmış ve uzaklaştırılmış zavallı bir hal aldıklarının da farkına varamamaktadırlar. Bu kişilerin durumu bir Kuran ayetinde şöyle tarif edilir:
… Kim Allah’ı bırakıp da şeytanı dost edinirse, kuşkusuz o, apaçık bir hüsrana uğramıştır. (Şeytan) Onlara vaatler ediyor, onları en olmadık kuruntulara düşürüyor. Oysa şeytan, onlara bir aldanıştan başka bir şey vadetmez. Onların barınma yerleri cehennemdir, ondan kaçacak bir yer bulamayacaklardır. (Nisa Suresi, 119-121)
Şerif Hüseyin ayaklanmasının tüm Araplara mal edilemeyeceği gerçeğini, savaşın başından itibaren Hicaz Cephesi’nde ve Medine’de bulunan Feridun Kandemir, Fahreddin Paşa’nın Medine Müdafaası adlı eserinde şöyle anlatır:
Araplar bütün bu harp boyunca Türklerle omuz omuza Çanakkale’den itibaren her cephede savaştılar. Hatta istiklal Savaşı’mızda Aydın Cephesi’nde, Mehmetçikle yan yana Yunanlılarla boğuşarak canlarını veren Araplar vardı. ilk Cihan Harbi’nde, Araplarla meskun hiçbir yerde, ne Irak, ne Suriye, ne Lübnan, ne Yemen, ne Filistin’de Türklere isyan eden tek bir Arap görülmedi. isyan eden, sadece Mekke Emiri Şerif Hüseyin’di… Şerif Hüseyin’in bu isyanda kullandığı Araplar da, Hicaz çöllerinde öteden beri göçebe hayatı yaşayan ve talan ile geçinen son derece cahil, dünyadan habersiz fakir fukara Bedeviler, yani Urbanlardı. Mekke, Taif, Cidde gibi şehir ve kasabalardaki Araplar isyana katılmadıkları gibi Şerif Hüseyin de zaten bunlardan asker alma teşebbüsünde bulunmamıştı. Urban ve Şeyhleri fakirlikleri dolayısıyla paradan başka bir şey bilmezlerdi. Tıpkı Şerif Hüseyin gibi ingilizler de bunu bildikleri için, para gücüyle ancak bunlardan faydalanmışlardı ve isyanı sonuna kadar bunlarla yürütmüşlerdi.55
Bu gerçek ingiliz kaynaklarında da yer alır. ingiliz diplomat Sir Henry McMahon da, Şerif Hüseyin’i isyana kışkırtmanın asıl amacının, Osmanlı safında çarpışan Arap askerlerinin sadakatlerini sarsmak olduğunu bildiriyordu:
Bu anda (1915), Gelibolu’daki Türk gücünün büyük bir bölüğünü ve Mezopotamya’daki (Irak) gücün yaklaşık olarak tümünü Arap askerleri oluşturuyor… Onların Türkiye’den kopmalarını haklı göstermek için, ileride kendilerine yardımda bulunacağımız yolunda güvence verebilir miydik? Bunu ivedilikle yapmam için bana emir verilmişti…56
McMahon’un da açıkça itiraf ettiği gibi Arapların Osmanlı’dan koparılması için ingiliz derin devleti tarafından her türlü propaganda çalışması yapılmış ve geleceğe dair güvenceler verilmişti. Buna rağmen Araplardan sadece belli bir kesim bu propagandanın etkisiyle hareket etmiş, ancak ingiliz desteği bu azınlığın zayıf durumdaki Osmanlı karşısında güç elde etmesine sebep olmuştur. -
157.
0ABD, ingiliz Derin Devletinin Farkında mı?Tümünü Göster
ingiliz liderler çoğu zaman ingiliz derin devletinin politikalarını açıkça belirtmekten çekinmemişlerdir. Örneğin ingiltere eski Başbakanı Benjamin Disraeli’ye göre, “seçilmiş hükümetler pek nadiren halklarını yönetirler” ve halkın seçtiği kişilerin ipleri çok farklı kişilerin ellerindedir.35
Bu sözler ABD için de geçerlidir. ABD’nin ekonomisinden siyasetine kadar bütün sistemlerini ele geçirmek de daima 300’ler Komitesi’nin hedefi olmuştur. Kendisi de 300’ler Komitesi’nin bir üyesi olan Theodore Roosevelt’in şu sözleri, hükümetleri çoğunlukla derin devletlerin idare ettiğinin itirafı niteliğindedir:
Görünen hükümetin arka planında, halka karşı hiçbir sorumluluğu ve sadakati olmayan, görünmez bir hükümet hüküm sürmektedir. Bu görünmez hükümeti devirmek, bozuk iş dünyası ve bozuk siyaset arasındaki bu kutsal olmayan ittifakı lekelemek, günümüz siyasetçilerinin ilk önceliğidir.36
Roosevelt’in burada bahsini ettiği, halka dair hiçbir sorumluluğu olmayan derin güç, kuşkusuz ki ingiliz derin devletidir. 300’ler Komitesi’nin bir üyesi olarak Roosevelt, kendisinin de bir parçası olduğu bu derin yapılanmayı gayet iyi tanımaktadır. Her ne kadar halka karşı “bu görünmez hükümetin devrilmesi” gerektiğini belirtse de, böyle bir yapılanmanın mevcut şartlar içinde yıkılmasının güç olduğunu çok iyi bilmektedir.
ABD’nin 28. Başkanı olan Woodrow Wilson’un bu konudaki açıklamaları ise şöyledir:
insanlar için tasarlanmış hükümet, patronların ve onların işverenlerinin, yani özel menfaatlerin eline geçti. Tüm demokrasi formlarının üzerinde görünmez bir imparatorluk kuruldu.37
Tüm demokrasi formlarının üzerindeki bu görünmez imparatorluk, kurumlarıyla ve gizliden gizliye hakim kıldığı sinsi politikalarıyla ingiliz derin devletidir.
Bir suikast ile öldürülen ABD’nin 35. Başkanı John F. Kennedy, ingiliz derin devletinin Amerika üzerindeki kontrolünün farkında olan ve bunu her fırsatta eleştiren bir başkan olmuştur. Bu açık sözlülüğü ve derin devleti ifşa etme çabası, onu ölüme zütüren en önemli sebeptir. Kennedy, kendi döneminde, federal rezerv bankacılığını pasifize etme girişimiyle de derin devletin dikkatini çekmiştir. Rezerv bankacılığını kendilerince büyük emeklerle inşa etmiş olan Komite, bunun kendilerinden bağımsız olarak elimine edilmesine hiç de razı gelmemiştir.
Eski istihbaratçı Dr. John Coleman, Kennedy suikastının FBI ve CIA’in de dahil edildiği bir MI6 operasyonu olduğunu belirtmektedir. Şu belirtilmelidir ki, ingiliz istihbarat kurumu içinde kuşkusuz önemli görevler yapan gerçek vatanseverler ve dürüst insanlar vardır. Fakat pek çok devlet başkanı ve istihbarat kurumu gibi ingiliz istihbarat kurumu MI6’nın da ingiliz derin devleti himayesinde olduğu unutulmamalıdır.
Coleman, Kennedy suikastı öncesinde başkanın, tüm güvenlik servislerinden ve korumalarından mahrum edildiğini belirtmektedir. Amerikan Silahlı Kuvvetleri’nin, başkanı korumak için yaptığı başvurunun, gizli servis tarafından geri çevrildiğini belgelemektedir. Kennedy suikastının gerçekten de özel bir istihbarat faaliyeti olduğu ve derin devletin yöntemleriyle gerçekleştirildiği bugün kapsamlı delillerle bilinen bir gerçektir. Bu deliller, ingiltere-ABD ilişkisinin konu alındığı ilerleyen bölümlerde detaylı olarak incelenecektir.
Burada önemli olan, sisteme muhalif olan devlet başkanlarının maruz kaldığı dehşet verici durumdur. Kennedy, her fırsatta derin devletin himayesinden şikayetçi olmuş ve bunu dile getirmiştir. Kennedy’nin 27 Nisan 1961’de, New York Waldrof-Astoria Oteli’nde, Amerikan Gazete Yayıncıları Derneği’ne hitaben yaptığı konuşmasındaki şu sözleri, derin devletin legal hükümetlere etkisini göstermek bakımından manidardır:
Gizlilik sözcüğü, özgür ve açık bir toplumda tiksindiricidir. Bizler insan olarak doğamız ve tarihimiz gereği gizli topluluklara, gizli yeminlere ve gizli işlemlere karşıyızdır. Karşı olduğumuz, dünyayı sarmış durumda olan ve öncelikle, kendi etki alanını genişletmek için gizli saklı amaçlara dayanan kocaman ve acımasız bir komplodur. Bu komplo, saldırı yerine içimize sızmaya, seçim yerine hükümeti yıkmaya ve devirmeye, özgür seçme hakkı yerine korkutmaya ve karışıklığa dayalı bir komplodur. Bu öyle bir sistemdir ki, muazzam miktarda insani ve maddi kaynakları, sıkıca ördüğü askeri, diplomatik, istihbari, ekonomik, bilimsel ve siyasi operasyonlarla birleştirerek, yüksek verimli bir makine haline getirip, emellerine doğru sürükler. Onun hazırlıkları gizlenir, belli edilmez, yayınlanmaz. Onların hataları gömülür, gazete manşetlerinde göremezsiniz. Onun muhalifleri susturulur, övülmez. Hiçbir harcamaları sorgulanmaz, hiçbir sırları açığa çıkmaz. … Önemli bir vazife olan Amerikan halkını uyarma ve aydınlatma konusunda sizlerden yardım istiyorum. Sizin yardımınız sayesinde rahatlıkla şunu söyleyebilirim: insan doğduğu şekilde olacaktır, özgür ve bağımsız.38
Kennedy’nin bu doğru tespitleri, oldukça korkunç bir şekilde karşılık görmüştür. Bu örnek, aslında, derin devleti ifşa etmeye çalışan liderlerin nasıl sindirildiğinin açık göstergesidir. Bu yolla pek çok lider korkutulmuş ve kendilerine dayatılanı yapmak zorunda kalmışlardır. Görüldüğü gibi süper güç ABD bile, bu korkunç sistemin bir kölesi olmaktan kurtulamamaktadır. -
158.
0Russell’ın bahsettiği bu plan günümüzde büyük ölçüde uygulamaya geçmiştir. Ortadoğu’nun ve özellikle Afrika’nın sahip olduğu ham maddeler şu anda ayrı ulusların himayesi altındadır. Bu ayrı ulusları temsil eden her bir şirket de ingiliz derin devletinin kontrolü altındadır. Afrika’daki ham maddeler, tam olarak Russell’ın belirttiği gibi sanayiye muhtaçtır ve bu sanayi olmadan söz konusu ülke kendi ham maddesini çıkarıp işleyememektedir. Afrika’daki sistem, özellikle böylesine ilkel ve aciz bırakılmıştır. Bu mekanizma ile Afrika’nın zengin kaynakları, sürekli olarak ingiliz derin devletinin idaresi altında olacaktır.Tümünü Göster
◉ 300’ler Komitesi’nde çok sayıda “eğitmen” ve “lider” bulunmaktadır. Bunların tek görevi ise olabildiğince çok sayıdaki kitleleri, ani ve kabul edilemeyecek büyük değişikliklerin “bir anda olduğuna” ve bu yüzden de kabul edilmeleri gerektiğine inandırmaktır.34 Ülkelerdeki ayaklanmalar, savaşlar, darbeler hep bu sinsi alıştırma politikasının bir sonucudur.
◉ Ülkeler içinde gerçekleşecek olan isyan, kargaşa ve krizler ise mutlaka demokrasi adına gerçekleştirilmelidir. “Demokrasiye kavuşacağız” diyerek başlayan Arap Baharı, kendi kendine ve bağımsız başlamamıştır; bilinçlenen bir halkın bir kıvılcımla hareketlenen ani bir ayaklanması değildir. Arap Baharı, söz konusu Komite tarafından yıllar öncesinden planlanan Ortadoğu’yu ele geçirme projesinin bir aşamasıdır. Suriye’nin bugünkü hale gelmesi, Irak’ın karışıklıklardan kurtulamaması, Libya, Yemen ve Ortadoğu’nun diğer tüm bölgelerinin krizler içinde kaynaması ingiliz derin devletinin kurgulu bir planının sonucudur ve bu plan şu anda tasarlandığı gibi işlemektedir.
◉ Pek çok terör örgütü ile ilişkiler kurmak; legal devletleri, bağımsız ulusal hükümetleri bu terör gruplarıyla görüşmelere zorlamak da söz konusu Komite’nin görevleri arasındadır. Bunun için, her zaman olduğu gibi “demokrasi”, “insan hakları”, “temel hak ve özgürlükler” gibi sihirli kelimeler kullanılır. Bu durum, ülkemizde çok aleni bir şekilde yaşanmıştır. Hükümetimiz, terör örgütü PKK ile masaya oturtulmaya çalışılmış, fakat çok geçmeden burada oynanan oyunu fark etmiştir. Hükümetimizin ve Cumhurbaşkanımızın duyarlı tavrı neticesinde terör örgütü ile doğrudan mücadele başlatılmıştır. Ancak bu mücadele, ingiliz derin devletinin planlarına hiç uymadığından, Türkiye sürekli olarak Avrupa, özellikle de ingiltere tarafından baskı altına alınmış, Avrupa Birliği’ne üyelik konusunda Türkiye’ye sürekli olarak tehditler savrulmuştur. Aynı anlarda PKK, doğrudan ingiliz derin devletinin idaresi altındaki kurumlar ve kişiler tarafından koruma altına alınmıştır. PKK konusunda oynanan bu oyuna ve bu konuda derin devlete yardımcı olan yancılar konusuna başka bir bölümde değinilecektir. -
159.
0ingiliz Derin Devletinin Darwinizm PlanıTümünü Göster
Güney Afrika’da görev yapmış homociksüel bir ingiliz siyasetçi olan Cecil Rhodes’un (1853-1902) aşağıdaki sözleri ingiliz emperyalizminin temelinin ne denli ırkçı bir fikre dayandığının özetidir:
Neden biz de gizli bir cemiyet oluşturmayalım? Bu öyle bir cemiyet olacak ki, amacı, Britanya imparatorluğu’nun genişlemesi ve Amerika gibi büyük bir kaybı telafi etmek için tüm uygarlaşmamış toplumları ingiliz yönetimi altına almak olacak; ve böylelikle Anglosakson ırkını tek bir imparatorluk haline getirecek.1
Sanayi devrimi sonrası “Üzerinde güneş batmayan imparatorluk” unvanıyla anılan ingiliz uygarlığının derin temsilcileri, imparatorluğun kurulduğu günden bu yana dünyanın her yanına hakim olma arzusu içinde olmuşlardır. Cecil Rhodes’un başka bir sözü daha bu ihtirası belgeler niteliktedir:
Her fırsatta daha fazla toprak elde etmeyi kollamak bizim görevimizdir ve bu fikri her zaman göz önünde tutmalıyız. Daha fazla toprak açık bir şekilde daha fazla Anglosakson ırkı anldıbına gelir. Anglosakson ırkı dünyanın sahip olduğu en iyi, en beşeri ve en onurlu ırktır.2
Bu fazlasıyla ırkçı yaklaşım, kuşkusuz Rhodes ile aynı dönemlerde yaşamış ve “doğal seleksiyon yoluyla kayırılmış ırkların üstün geleceğine ve (sözde) gelişmemiş ırkların tarih sahnesinden silineceğine” inanan Charles Darwin’in fikirleriyle büyük oranda uyum içindedir. Darwin’in savunduğu evrim teorisi, canlıların tesadüfen meydana geldiği ve tesadüfi değişikliklerle başka türlere dönüştükleri, dolayısıyla yeryüzündeki canlılığın, başıboş ve rastgele olaylar sonucunda ortaya çıkan bir evrimsel sistem olduğunu ileri sürmektedir. Aslında evrim fikri, eski Yunan ve Mısır dönemlerinden beri var olan hakim materyalist anlayış olduğundan, materyalizmin yıllar boyunca kalesi olmuş olan ingiltere’de en geniş anlamda yaşam alanı bulmuştur. Evrim safsatasının dünya çapında yaygınlaşmasına sebep olmuş olan ingiliz maceracı Charles Darwin de, gerçekte ingiliz derin devletinin bir planıdır.
Evrim teorisinin bilimsellik kisvesi altında ortaya atılıp desteklenmesi ve Darwin gibi bir maceracının bu teori ile ön plana çıkarılması planı, ateist bir mason locasında alınmış bir kararın sonucudur. Paris’teki 33. Derece Mizraim Masonluk Yüce Konseyi’ne bağlı konsey üyeleri, toplantılarında, “herhangi mantıksal bir doğrulamaya gerek duymaksızın” evrimin bir bilim olarak desteklenmesi gerektiği kararını almışlardır:
işte bu [evrim teorisinin bilimsel olduğu] bakış açısını kullanarak, bizler hiç durmaksızın, basınımız yoluyla bu teorilere körü körüne güvenilmesini sağlayacağız. Entelektüeller… bilgileriyle kendilerini övecekler ve herhangi mantıksal bir doğrulamaya gerek duymaksızın bilimden alabildikleri tüm bilgiyi faaliyete geçirecekler, temsilciliklerimizdeki uzmanlar onların zihinlerini bizim istediğimiz yönde eğitebilmemiz için tüm parçaları kurnazca bir araya getirdiler. Bir an için bunların boş sözler olduğunu düşünmeyin: Darwinizm için planladığımız başarılar üzerinde dikkatlice düşünün.3
Alınan bu gizli kararda açıkça görülebildiği gibi ateist masonlar, evrim teorisinin körü körüne kabul edilmesini sağlamak için basını, entelektüelleri, uzmanları ve eğitimcileri kullanmayı planlamış ve insanların zihinlerini şekillendirebilmek için sinsi bir taktik geliştirmişlerdir. Amerika’daki ateist masonik sistem de Mizraim’in bu kararını çok geçmeden benimsemiştir. New Age dergisi Mart 1922 yılında ateist masonluğun hakimiyetinin sözde evrim ve insanın kendi gelişimi sayesinde kurulacağını belirtmiştir.
Bu planın ardından karar alıcılar, dünyanın en kilit noktalarına hakim bir Darwinist diktatörlük inşa etmeyi başarmışlardır. Bu diktatörlük devlet kurumlarına, basın-yayın organlarına, üniversitelere, okullara ve sanat kurumlarına kadar ulaşabilmiş ve gizli-açık faaliyete başlamıştır. Evrim, kamuoyunun tüm itirazlarına rağmen bilim gibi sunulmuş, çeşitli telkinlerle insanlar bu safsataya alıştırılmış, evrimi çürüten bilimsel deliller –örneğin yaşayan fosiller– kamuoyundan gizlenmiş ve evrime karşı gelenler toplumdan izole edilerek, işlerinden ve kariyerlerinden uzaklaştırılarak, basın yoluyla veya toplumsal baskıyla tehdit edilerek susturulmuşlardır.
ingiliz derin devletinin hakimiyetindeki Darwinist diktatörlük günümüzde halen görev başındadır ve etkilidir. Şu an dünya çapında, Müslüman ülkeler dahil, evrim safsatasını okul müfredatına almamış ülke neredeyse yoktur. Bazı ülkelerin bir kısım basın organları, ingiliz derin devletinin onaylayıp sunduğu evrim haberlerini adeta gerçekmiş gibi sunmak mecburiyetindedir. islam ülkelerinde dahi, Allah’ı açıkça inkar eden ve bilimsel hiçbir dayanağı bulunmayan evrim safsatası akademisyenler tarafından “savunulması mecburi” bir dayatma haline gelmiştir. ingiliz derin devletinin bu konudaki baskısı öylesine güçlüdür ki, günümüzde ingiliz Kilisesi Darwin’den özür dilemiş;4 Papa, kendi evinde Darwinizm yanlısı konferanslar vermiştir.
Darwinizmin bir din gibi yaygınlaştırılması kararı, ingiliz derin devleti tarafından oldukça sistematik olarak uygulanmıştır. Darwin’in döneminde kendisinin en büyük destekçisi olan ve Darwin’in “bulldog’u” olarak anılan Thomas Huxley, ingiltere’nin en önemli bilim kurumlarından biri olan Kraliyet Akademisi’nin (Royal Society) bir üyesiydi, bu kurumun tüm diğer üyeleri gibi o da ateistti ve ayrıca kıdemli bir masondu.5 Royal Society ya da uzun adıyla The Royal Society of London for the Improvement of Natural Knowledge (Doğal Bilginin Geliştirilmesi için Londra Kraliyet Akademisi) 1662 yılında kurulmuş bir akademiydi. Kurumun bütün üyeleri istisnasız olarak ateist masonlardan ve genellikle homociksüellerden oluşuyordu.6 [Kraliyet Akademisi (Royal Society) ile ilgili detaylı bilgileri ilerleyen sayfalarda okuyabilirsiniz.]
Hiçbir kişisel başarısı olmamasına rağmen, oldukça genç yaşta Kraliyet Akademisi’ne üye yapılan Thomas Huxley’i büyük çoğunluğunu ateistlerin oluşturduğu bu masonik örgüt açısından önemli kılan şey, onun Darwin’in yakını ve en büyük destekçisi olmasıydı. Kraliyet Akademisi’nin diğer üyeleri de, hem kitabını yayınlamadan önce hem de yayınladıktan sonra Darwin’e büyük ölçüde destek olmuşlardır. Özellikle ateistlerin oluşturduğu bu masonik kurum, Darwin’i ve Darwinizmi o denli sahiplendi ki, bir süre sonra, tıpkı Nobel ödülleri gibi, her yıl çeşitli bilim adamlarına “Darwin madalyası” hediye etmeye başladı.
Kısacası Darwin tek başına değildi. Teorisini ortaya attığı andan itibaren örgütlü bir şekilde ingiliz derin devletinin güdümündeydi. Bu örgütlü destek, doğrudan ingiliz derin devletinden geliyordu. ingiliz derin devleti, evrim teorisinin bütün dünya tarafından kabul görmesini büyük bir ihtirasla istiyordu. Bu yolla kitleleri dinden, maneviyattan ve ahlaki tüm değerlerden uzaklaştıracak, böylelikle onları yıkıma hazır, zayıf toplumlar haline getirebilecek ve kendi kontrolüne alabilecekti. Böyle toplumların çıkarcı, en küçük bir menfaate tamah eden kitleler haline geleceğini biliyordu. Bu plana göre, toplumlar böyle bir raddeye geldiği zaman, onları kullanmak, propagandaları yaygınlaştırmak ve onları yönlendirebilmek kolay olacaktı.
Dahası Darwinizm, “ırk üstünlüğü” kavrdıbını beraberinde getireceğinden ve ingiliz toplumu beyaz ırkın en gelişmiş hali olarak lanse edileceğinden evrim fikrinin yaygınlaşmasıyla diğer toplumlar üzerinde üstünlük iddiası kolaylaşacaktı. Söz konusu derin devletin temsilcileri, kolaylıkla diğer toplumlar üzerinde hak iddia edebilecek ve Ortadoğu veya Afrika toplumlarını istediği şekilde sömürebilecekti. Bu üstünlük iddiası beraberinde hakimiyet ruhunu da getirmişti. Dünyaya hakim olma iddiası adına her şey yapılabilirdi. işte bu nedenle ingiliz derin devleti, dünyanın geri kalanında neler olduğunu umursamadan, suni sebeplerle çıkan savaşlarda kaç kişinin öldüğünün hesabını tutmadan ve ülkelerin bölünüp parçalanmasına aldırış etmeden hakimiyet hedefini daima devam ettirmişti ve ettirecekti.
Oysa Kıyamet günü, hiçkimse hiçkimsenin ırk veya soy üstünlüğünü sorgulamayacaktır dahi. O günün dehşeti, ırk üstünlüğü vehmine kapılarak fitne çıkaran bu odakları sarıp kuşatacaktır. Söz konusu derin devlet temsilcileri, işte bu gerçekten habersizdirler:
Böylece Sur’a üfürüldüğü zaman artık o gün aralarında soylar (veya soybağları) yoktur ve (üstünlük unsuru olarak soyluluğu veya birbirlerine durumlarını) soruşturmazlar da. (Müminun Suresi, 101)
Dipnotlar:
1. Frank L. Kinder, Maria Bucur, Ralph Mathisen, Sally McKee ve Theodore R. Weeks, Making Europe: The Story of the West Since 1300, Massachusetts: Wadsworth Publishing, 2009, s. 718
2. Frank L. Kinder, a.g.e., s. 718
3. John Daniel, Two Faces of Freemasonry, Longview: Day Publishing, 2007, s. 121
4. “ingiliz Kilisesi Darwin’den Özür Diledi”, NTVMSNBC, 15 Eylül 2008 http://arsiv.ntv.com.tr/news/459349.asp
5. Albert G. Mackey, “Charles Darwin and Freemasonry”, An Encyclopedia of Freemasonry, Vol. III, New York: The Masonic History Company, 1921
6. John J. Robinson, Born in Blood, M. Evans & Company, 2009, s. 285 -
160.
0ingiliz derin devleti, “üstün ırk” iddiasıyla ortaya çıkmış ve bu düşünce tarzı, ırkçılığın, sömürgeciliğin ve çok çeşitli belaların kaynağı olmuştur. Oysa “üstün ırk” kavramı, derin devlet temsilcilerinin ürettiği sahte bir kavramdır. Allah’ın Katında hiçbir geçerliliği yoktur.
Kendi ırkının üstünlüğüne inanan ingiliz derin devleti, bütün dünyayı ingiliz Krallığı altında toplama hayalinde olmuştur.
ingiliz derin devleti, tek bir krallık, tek bir bayrak ve tek bir imparatorluk altında yalnızca Anglosakson ırkının var olduğu bir dünya devleti hayalindedir.
ingiliz derin devleti, tek bir krallık, tek bir bayrak ve tek bir imparatorluk altında yalnızca Anglosakson ırkının var olduğu bir dünya devleti hayalindedir. -
161.
0Üst aklınıda anasinida gibeyim sana bisi olmasin
-
162.
0x y çok seviyor mi6'ten bahsetmeyi.
-
163.
0Derin Mafya Örgütlenmesinin GelişimiTümünü Göster
ingiliz derin devleti, uzun bir geçmişe dayanan ateist masonik bir yapılanmadır. Hedefi, dünya çapında din karşıtı deccali fikir sistemini yaygınlaştırmak ve ingiltere’yi tüm dünyanın hakimi bir devlet haline getirmektir. ingiliz derin devletinin mensupları tarih boyunca, gizli kimlikleriyle bu sinsi sistemi devam ettirmiş ve bütün dünyada hakimiyet kurabilmek için karanlık yöntemlere başvurmuşlardır. Kimi zaman çeşitli devletleri içten içe ele geçirmiş, devletlerin hukuk sistemine, askeri yapılanmasına veya eğitim sistemine, kimi zaman da basınına hakim olarak ülkeler içinde hukuksuzluk ve zıtlıkların sebebi olmuşlardır. Ülkeler içinde karışıklık çıkarmak, turuncu devrimleri inşa etmek, askeri darbelere önayak olmak, hatta bu darbeleri doğrudan örgütlemek, basını, medyayı ve hatta hukuk sistemini kullanarak toplum içinde kutuplaşmalar meydana getirmek suretiyle devletlerin yönetimine hakim olmak ingiliz derin devletinin başlıca hedefi olmuştur. Toplumların yıkımı için en etkili yöntemin mevcut toplumların inançlarına, geleneklerine ve ahlaki değerlerine yönelmek olduğu, söz konusu derin güçler tarafından tespit edilmiştir. O nedenledir ki, genellikle güçsüz bırakılmak istenen toplumlar içinde dinsizliği yaygınlaştırmak, dejenerasyonu örgütlemek, gelenekleri ortadan kaldırmak ve cinsi sapıklığı yaygınlaştırmak gibi yöntemler geliştirilmiştir.
ingiliz derin devleti, bütün bu hedeflerini yerine getirebilmek için genellikle mevcut devletlerin kendi derin güçleri ile çeşitli kollardan bağlantı halindedir. Derin devlet elemanları bu yolla, hedefledikleri toplumun içine kadar sızabilmektedirler. Bunu yaparken kullandıkları çeşitli yöntemler vardır. Büyükelçi, hükümet temsilcisi, hükümet yetkilisi, asker veya gazeteci vasıflarıyla o ülkenin içinde yerleşik hale gelip kapsamlı bir istihbarat faaliyeti gerçekleştirmek en bilinen yöntemleridir. Tarih boyunca Osmanlı imparatorluğu da dahil olmak üzere, yıkılmasını hedefledikleri her devletin içine ajanlar yerleştirmiş ve bu yolla sinsi faaliyetlerini yerine getirmişlerdir. Yıkmayı hedefledikleri ülkelerin içinden de istihbarat sağlayacak kesimlerle işbirliği içinde olmuş ve kapsamlı bir mücadele yürütmüşlerdir. Ajan olarak belirledikleri kişiler, genellikle hep ingiliz hayranı olan, az bir menfaate tamah eden, vasıfsız ve yancı karakterde kişiler olmuştur. Bu kişilerin ajanlık faaliyetleri, ingiliz derin devleti gibi ürkütücü bir gücün planladığı pek çok yıkıma ortam hazırlamıştır. Aynı durum bugün hala yaşanmaktadır. Amerika, süper güç olarak görünse de, geçmişten beri hep ingiliz derin devletinin egemenliği altında olmuştur ve halen bu derin gücün söylediklerini yapmaktadır. Özellikle Ortadoğu ve Afrika’da ingiliz derin devletinin sinsi faaliyetleri devam etmekte ve şu anki korkunç manzara katlanarak büyümektedir. Ortadoğu’yu parçalara ayırıp bu bölgeyi kargaşa içindeki sömürülmeye açık devletçikler haline getirmeye yönelik derin plan, geçmişten beri hep ingiliz derin devletine ait olmuştur.
ingiliz derin devleti hakimiyet planı içinde sömürgeciliği de bir yol olarak kullanmıştır. Üstün ırk iddiası ile ortaya çıkan ingiliz derin devleti, tarihte sömürgecilik kavrdıbını en yaygın olarak uygulayan topluluktur. Özellikle Afrika’nın sömürgeleşmesinde ingiltere’nin payı çok büyük olmuştur. Afrika’da sömürge faaliyetleri, ingiliz tüccarlar tarafından kurulan şirketler vasıtasıyla yürütülmüştür. Bu şirketler gittikleri yerlerde toprakları kendi üzerlerine alarak savaş ve barış yapma yetkisine dahi sahip olacak bir güç edinmiş, bölge ülkeleri tümüyle kendilerine bağlı kılmışlardır. Devlet tarafından yetkilerle donatılıp bireysel devlet görünümü alacak konuma gelmişlerdir.
ingiliz derin devleti, ülkeleri içten zayıflatma politikalarını çeşitli azınlık grupları içinde ayrılık söylemlerini teşvik ederek veya ülkeler içinde faaliyet yürüten terör örgütlerini alttan alta destekleyerek de gerçekleştirmiştir. Derin güçlerin bu yönde faaliyetleri şu an halen aktif olarak devam etmektedir.
Dünyada bir kısım istihbarat örgütleri de, gerçekte kendi derin devletlerinin kontrolü altında faaliyet yaparlar. Günümüzde dünyada gelişen hemen hemen tüm olaylardan sorumlu tutulan ABD ve CIA, gerçekte, birçok ülke ve istihbarat kurumları gibi, istemeyerek de olsa ingiliz derin devletinin kararlarının dışına çıkamamaktadır.
Özellikle Ortadoğu’ya gelen çeşitli yöneticiler, kilit görevlere sahip insanlar, çoğunlukla ingiliz derin devletinin yetiştirdiği kişiler olmuştur. Söz konusu kişilerin özgeçmişleri incelendiğinde, büyük ölçüde derin devletin istihbarat birimlerini yetiştiren özel okullarda eğitim aldıkları görülebilmektedir. Bu kişiler, Ortadoğu’da güçlü pozisyonlara gelebilmekte hatta devlet başkanlığı yapmaktadırlar. Bu yolla, söz konusu ülkelerin bütün kaynakları, imkanları ve planları, ingiliz devletine uyumlu olacak şekilde şekillendirilmektedir.
Bütün bu bilgiler ışığında, dünyada gerçekleşmekte olan olayları incelerken, doğrudan ABD’yi, çeşitli hükümetleri, devlet yöneticilerini, istihbarat servislerini suçlamak yerine daha derine inmek gerektiği açıktır. Bu derin inceleme, daima ingiliz derin devletinin yapılanmasına işaret etmekte ve mutlaka yüzyıllar önce geliştirilmiş stratejik planlara sadık kalındığını göstermektedir. Şunu bilmeliyiz ki, bugün dünyada gelişen olaylar, savaşlar, ayaklanmalar, kıtlıklar, yoksulluklar, göçler, dejenerasyon, ahlaki çöküntü, dinsizlik, maneviyatsızlık ve bunun gibi çöküşe işaret eden olayların hiçbiri spontane gelişmemekte ve mutlaka yüzyıllar önce kapalı kapılar ardında kararlaştırılan planların ışığında seyretmektedir.
Bütün bunları incelerken şunu önemle belirtmek ve asla akıldan çıkarmamak gerekmektedir: Kapalı kapılar ardında her ne kadar korkunç planlar geliştiriliyor ve bu planlar sistematik bir şekilde uygulanıyor olsa da, yegane güç daima ve sadece Allah’a aittir. Tüm planları yaratan Allah’tır. Yeryüzünde hangi sinsi yapılanma hangi sinsi planı düzenlerse düzenlesin, mutlaka o planın üzerinde bir plan ve o düzenin üzerinde bir düzen vardır. Sinsi ve derin kuvvetler ne kadar güçlü görünürse görünsün mutlaka Allah’ın planı galip gelecektir. Dolayısıyla, ingiliz derin devletinin planlarını incelerken bu önemli gerçeği sürekli olarak akılda tutmak gerekmektedir. Yüce Allah ayetlerinde şöyle bildirir:
Yoksa hileli-bir düzen mi kurmak istiyorlar? Fakat (asıl) o inkar edenler hileli-düzene düşecek olanlardır. Yoksa onların, Allah’ın dışında başka bir ilahları mı var? Allah, onların şirk koştuklarından yücedir. (Tur Suresi, 42-43)
Yukarıda kısaca özetlediğimiz ingiliz derin devletinin sinsi faaliyetleri, ilerleyen bölümlerde tüm belgeleri ve delilleriyle gözler önüne serilecek ve detaylandırılacaktır. Bu konuda tarihten ve günümüzden örnekler verilecek ve bu derin yapılanmanın kapsamı ayrıntılı olarak gözler önüne serilecektir.
Unutmamak gerekir; ingiliz derin devletinin şekillenmesindeki ve dünya çapında böylesine korkunç faaliyetler yürütmesindeki temel sebep daima derin devleti oluşturan kişilerin inandıkları ırk üstünlüğü olmuştur. Kendi ırklarının üstünlüğüne inanan söz konusu güruh, bütün dünyanın kendilerine hizmet etmesi ve tüm devletlerin ve sistemlerin ingilizlerin kontrolü altında olması gerektiğine inanmıştır. Dünyayı, özellikle son yüzyıllarda yaşanan korkunç felaketlere hazırlayan Darwinizm, ingiliz derin devletinin bu altyapıyı sağlamak için ortaya attığı tarihin en büyük kitle aldatmacasıdır. -
164.
0Roma Kulübü (Club of Rome)Tümünü Göster
1940’larda ingiltere Kraliçesi Elizabeth, 31 farklı ülke toprağını kontrol ediyordu. Dünya kara parçalarının 6’da biri ona aitti ve bu toprakların değeri 28 trilyon dolar idi. II. Dünya Savaşı sonrası değişen dengeler, ingiliz derin devletinin farklı yapılanmalara yönelmesine neden olmuştur. Bunlardan biri de Roma Kulübü’dür.
Pek çok insan Roma Kulübü’nü, italya’da kurulmasından ve Katolik Kilisesi’ne bağlı olmasından dolayı kendi halinde özerk bir kurum olarak algılamaktadır. Oysa Roma Kulübü, 300’ler Komitesi’nin önemli bir parçası ve ingiliz derin devletinin farklı isimde faaliyet yapan bir koludur.
Roma Kulübü ve Bilderberg Grubu, 300’ler Komitesi’nin en önemli dış siyaset kurumlarıdırlar. Daha önce 300’ler Komitesi hedeflerini incelerken bahsettiğimiz “tek dünya devleti”, Roma Kulübü tarafından hayata geçirilecek şekilde inşa edilmiştir. Tek dünya devleti, başında ingiltere’nin olduğu, tüm dünyayı ingiliz derin devletinin yönettiği, tüm kaynakların ingiliz derin devletine aktığı bir sistemi ifade eder. Buna göre, yine daha önce belirttiğimiz gibi ibrahimi dinlerden farklı “tek bir din” olacak, insanları kapsamlı olarak dinsizleştirmek mümkün olmadığı için onların sahte bir din anlayışı etrafında toplanmaları sağlanacaktır. Böylelikle insanlar, ilahi dinlerin etkisinden çıkarılacak ve ingiliz derin devletinin dediklerini yapar hale geleceklerdir.
Tek dünya düzeni, özellikle 1990’lardan sonra belirginleşse de, geçmişi yüzlerce yıl öncesine dayanmaktadır. ABD’nin kuruluşundan maruz kaldığı iç savaşa kadar her detay, söz konusu düzenin varlığı için organize edilmiştir. Dr. John Coleman, dünya tarihinde ingiliz derin devleti tarafından en fazla kandırılmış olan halkın Amerikan halkı olduğunu belirtmektedir. Amerikan halkının şu anda yaşadığı yoğun moral çöküntüsünü buna bağlamakta ve Amerikan halkının tarihinde ilk defa çöküş sürecinde olduğunu bu kadar derinden hissettiğini belirtmektedir. Coleman’a göre bütün bunlar, ingiliz derin devletinin önemli bir kolu olan 300’ler Komitesi’nin ve onun himayesindeki Roma Kulübü’nün faaliyetleri sonucunda gerçekleştirilmiştir ki, bu tespit son derece doğrudur.42
Roma Kulübü’nün görevi, özellikle Amerika’da endüstriyelleşme karşıtı fikirler oluşturmak ve bunları yaymaktır. Fakirleşme, insanları dini inançlardan uzaklaştırma, halkı –özellikle gençleri– depresyona sürükleyerek pasif, yönlendirmeye açık, aciz topluluklar oluşturma, amaçsız kitleler yığını var etme bu grubun hedefleri arasında olmuştur. Uyuşturucu kullanımını artırma, homociksüelliği yaygın ve kabul edilir hale getirme, şeytana tapma, büyücülük gibi sapkın inanç şekillerini yaygınlaştırma, din ile ilgili olmayan tarikatlar oluşturma diğer hedeflerdendir.
300’ler Komitesi’nce yayınlanan Time, Perspective and Morale (Zaman, Perspektif ve Moral) isimli kitapta yazar Bernard Levin, Roma Kulübü’nün şu hedeflerine yer vermiştir:
insanların moralini terör stratejisiyle yıkmada kullanılacak önemli bir taktik şöyle açıklanabilir: Kişinin durumunu ve beklentilerini muğlak hale getirin. Sonra şiddet içeren cezalandırmalar ve çözüm içeren vaatler ve tutarsız habercilik yöntemiyle kişinin bulunduğu durumu iyice bilinmez hale sokun. Bu noktada kişi kendisine önerilen planların ve sunulan vaatlerin kendi yararına mı yoksa zararına mı olacağı konusunda şüpheye düşecektir. Bunu başardığınızda, planları ve amaçları olan ve bunlar için risk alabilecek kişiler bile ne yapılması konusunda hissettiği içsel karmaşa nedeni ile paralize olacaktır.43
insanlar ciddi şekilde bu sinsi planın pençesine düşmüş durumdadır. Yoğun kafa karışıklığı içinde çoğunlukla ahlaki değerlerini, planlarını, hedeflerini, yaşama sevinçlerini kaybetmiş hale gelmişlerdir. Dolayısıyla toplum, bir nevi ingiliz derin devleti tarafından güdülen bir güruh halini almaktadır. Şu anki manzaraya bakıldığında, ABD dahil dünyanın her tarafında, bu plan büyük ölçüde hayata geçirilmiş durumdadır.
Dipnotlar:
13. John Coleman, 300’ler Komitesi, çev. Mert Akcanbaş, istanbul: Destek Yayınları, 2014, s. 55
14. Dr. John Coleman, Diplomacy by Deception an Account of the Treasonous Conduct by the Governments of Britain and The United States, Bridger House Publishers, 1993, s. 1
15. John Coleman, 300’ler Komitesi, çev. Mert Akcanbaş, istanbul: Destek Yayınları, 2014, s. 54
16. Dr. John Coleman, Diplomacy by Deception an Account of the Treasonous Conduct by the Governments of Britain and The United States, Bridger House Publishers, 1993, s. 233.
17. Pink Humanist, ‘The Role of Some Smart 17th-Century Gays Should Not Be Overlooked in The History of Science” – http://iheu.org/pink-huma...erlooked-history-science/
18. Archives of the Royal Society; Record of the Royal Society; Dictionary of National Biography; Henry Lyons, History of the Royal Society inside Matt Cook (Ed), A Gay History of Britain; and John Gribbin, The Fellowship.
19. “Leading International Researchers to Begin Fellowships in UK” The Royal Society, 26 Ekim 2010,
https://royalsociety.org/...round-newton-fellowships/
20. “Cecil Rhodes”, Wikipedia, https://en.wikipedia.org/ wiki/Cecil_Rhodes
21. Matthew Sweet, “Cecil Rhodes & De Beers: Genocide Diamonds”, The Espresso Stalinist, https://espressostalinist...-beers-genocide-diamonds/
22. Matthew Ehret, “Cecil Rhodes, the Roundtable Movement and Eugenics”, The Canadian Patriot, 11 Nisan 2015, http://canadianpatriot.or...le-movement-and-eugenics/
23. Matthew Ehret, a.g.m.
24. “Commitee of 300”, Wikipedia, https://en.wikipedia.org/ wiki/Committee_of_300
25. Dr. John Coleman, 300’ler Komitesi, çev. Mert Akcanbaş, istanbul: Destek Yayınları, 2014, s. 27
26. Dr. John Coleman, a.g.e., s. 70
27. Dr. John Coleman, a.g.e., s. 29
28. Dr. John Coleman, a.g.e., s. 45
29. Dr. John Coleman, a.g.e., s. 47
30. Dr. John Coleman, a.g.e., s. 49
31. Dr. John Coleman, a.g.e., s. 60-61
32. Dr. John Coleman, a.g.e., s. 72
33. Dr. John Coleman, Diplomacy by Deception an Account of the Treasonous Conduct by the Governments of Britain and The United States, Bridger House Publishers, 1993, s. 45.
34. Dr. John Coleman, a.g.e., s. 24
35. Dr. John Coleman, 300’ler Komitesi, çev. Mert Akcanbaş, istanbul: Destek Yayınları, 2014, s. 41
36. “Theodore Roosevelt Quotes”, Goodreads, http://www . goodreads.com/quotes/162686-behind-the-ostensible-government-sits-enthroned-an-invisible-government-owing
37. “Invisible Government”, Goodreads, http://www.goodreads.com/...ype=quotes&tab=quotes
38. John F. Kennedy Speeches, “The President and the Press: Address before the American Newspaper Publishers Association”, April 27, 1961, https://www.jfklibrary.or...Association_19610427.aspx
39. Dr. John Coleman, 300’ler Komitesi, çev. Mert Akcanbaş, istanbul: Destek Yayınları, 2014, s. 44
40. Dr. John Coleman, a.g.e., s. 79
41. Cliff Kincaid, “Obama’s Communist Mentor”, Accuracy in Media, 18 Şubat 2008, http://www.aim.org/aim-column/ obamas-communist-mentor/
42. Dr. John Coleman, 300’ler Komitesi, çev. Mert Akcanbaş, istanbul: Destek Yayınları, 2014, s. 113-114
43. Dr. John Coleman, a.g.e., s. 113 -
165.
02. Bölüm: I. DÜNYA SAVAŞI VE iNGiLiZ DERiN DEVLETiTümünü Göster
Osmanlı’ya Yönelik Politika Değişikliği
I. Dünya Savaşı, ingiliz derin devletinin, 19. yüzyılın başlarından itibaren sürdürdüğü küresel sömürü düzenini koruma, geliştirme ve kendisine yönelen tehditleri etkisiz hale getirme stratejisinin en son askeri ayağıdır. Bu stratejinin ilk aşamaları ekonomik, siyasi ve diplomatik süreçlerdir. Bu süreçleri ingiltere, 19. yüzyıl boyunca kendisi açısından önemli gördüğü iki büyük imparatorluğa karşı yönetti. Bunlardan ilki hem Avrupa’da gitgide güçlenmeye ve söz sahibi olmaya hem de dünya sömürgeciliğinde pay aramaya başlayarak ingiltere’nin en büyük rakibi haline gelen Alman imparatorluğu’ydu. ikincisi de birçok yönden her dönemde ilgi alanında tuttuğu Osmanlı imparatorluğu’ydu.
Almanya için durum çok karmaşık değildi. imparatorluğun, herhangi bir şekilde ilerlemesinin ve güçlenmesinin durdurulması gerekiyordu.46 Ancak Osmanlı söz konusu olduğunda durum daha karmaşıktı. Çünkü ingiliz derin devletinin, Osmanlı üzerinde hem çıkarları hem de endişeleri vardı. Çıkar bakımından Osmanlı, ingiltere için son derece
stratejik ve ekonomik değere sahipti. Doğu Akdeniz, Mısır, Süveyş ve Filistin gibi hem Hindistan’a geçiş yolu üzerinde bulunan hem de büyük doğal zenginliklere sahip olan Ortadoğu bölgesi, ingiliz hegemonyası için büyük önem taşıyordu. Bu yüzden ingiliz derin devleti kendisini daima, Osmanlı’nın dahil olacağı muhtemel senaryoları büyük bir titizlikle kontrol altında tutma ve yönetme mecburiyetinde hissetti.
Zor dönemler geçiren Osmanlı, eğer bir fırsatını bulup güçlenerek kendi ayakları üzerinde duracak hale gelirse, dünya çapında bir güç ve rakipsiz bir islam Birliği’nin lideri konumuna gelecekti. ingiliz derin devleti ise, Osmanlı liderliğindeki bir islam Birliği’ni daima bir tehdit ve rakip olarak görmüştü. Osmanlı’nın çökmesi ise, imparatorluğu dönemin en büyük güçlerinden olan Rus Çarlığı’na ya da Alman imparatorluğu’na kaptırma ihtimalini beraberinde getirirdi. Bu da, ingiliz derin devletinin Ortadoğu hayallerinin sonu demekti.
Bu yüzden ingiliz derin devleti, 1878 Berlin Antlaşması’ndan sonra ciddi politika değişikliğine gitti. Osmanlı toprağı olan Kıbrıs ve Mısır’ı ele geçirmekle birlikte, Osmanlı’nın kontrolsüz bir şekilde dağılmasını engellemeye çalıştı. Çünkü, çıkarlarının zedelenmesini istemiyordu. Osmanlı’nın toprak bütünlüğünün korunması politikasına daha uygundu. Bu arada da Osmanlı’yı ekonomik ablukalarla ve siyasi manevralarla kendine bağımlı hale getirerek kontrollü bir hakimiyet sürecini işletti. Bu süreç içinde sinsi ve hain politikalarını Osmanlı’yla yakın bir dost ve müttefik ilişkisi görünümünde sürdürdü.
19. yüzyılın sonlarına doğru ingiliz derin devletinin baskıcı politikalarından, sayısız hile ve entrikalarından bunalan Osmanlı’nın bu boyunduruktan kurtulma amacıyla Almanlara yakınlaşması bütün dengeleri değiştirdi. Osmanlı’nın elinden göz göre göre gittiğini gören ingiliz derin devleti için artık Osmanlı’nın toprak bütünlüğü önem taşımaz hale geldi. ingiliz derin devleti için Osmanlı’nın sistematik şekilde yok edilmesi ve topraklarının işgal edilmesi artık yegane çözüm gibi görünüyordu. Hedeflediği dünya hegemonyası, ancak bu şekilde sağlanacaktı. Bu çözüme ulaşmak için en ideal yol da, tarafları, süreci ve sonuçları daha baştan planlanmış ve hesaplanmış, askeri işgali doğal ve meşru hale getirecek bir büyük savaşı başlatmaktı. işte ingiliz derin devletinin yürüttüğü yüzyıllık stratejinin, ekonomik ve siyasi kanallar tükenince başvurduğu son aşama, I. Dünya Savaşı’ydı.
Şimdi, bu son askeri harekata kadar giden süreci en başından itibaren inceleyelim. -
166.
0ingiliz Derin Devletinin islam’ı Müslümanların Elinden Alma ÇabasıTümünü Göster
200 yıl evvel “Kuran-ı Kerim yok edilmedikçe, Avrupa’ya barış gelmeyecek. Kuran’ı Müslümanların elinden almalıyız” 278 diyen ingiltere eski Başbakanı William Ewart Gladstone’un takipçileri, bugün tüm güçleriyle Kuran’ı Müslüman dünyasından uzaklaştırmaya çalışmaktadırlar. Bunda da belli oranda başarılı olmuşlardır. Kuran’ı Kerim, Müslümanların elinden geniş çapta alınmış, yerine hurafelerle dolu bağnaz bir felsefe konmuştur. ingiliz derin devletinin günümüz siyasetinin, daima Müslümanların elinden gerçek islam’ı, yani Kuran Müslümanlığını almak olduğu asla unutulmamalıdır. ingiliz derin güçleri, Kuran Müslümanlığının olağanüstü kaliteli, barış ve sevgi kaynağı, tam demokratik bir model olduğunu, gayet iyi bilmektedirler. Böyle bir modelin, mutlaka dünya çapında galip geleceğinin ve kendilerinin inşa etmeye çalıştığı sahte sosyalist-komünist-anarşist-emperyalist sistemi yok edecek güçte olduğunun farkındadırlar. işte bu farkındalık nedeniyledir ki, ingiliz derin devletinin asıl mücadelesi, gerçek islam ile olmuştur.
ingiliz derin devleti, Osmanlı’yı yıkarken ve ardından parçalarken daima bu kirli yönteme başvurmuştur. Kuran Müslümanlığını tanımayan, kendisinde imani bir güç bulamayan ve hurafeler nedeniyle doğru dürüst düşünemeyen bir kısım Osmanlı paşaları ve öncüleri, bu yıkımı adeta kendi elleriyle hazırlamışlardır. Bugün Ortadoğu ülkelerini paramparça ederken ingiliz derin devletinin hala aynı yönteme başvurduğu unutulmamalıdır. En önemli yıkım yolunun “kardeşler arasında ayrılık çıkarmak” olduğunu gayet iyi bilen ve çok iyi tecrübe etmiş olan ingiliz derin devleti, bunu her fırsatta, tekrar tekrar uygulamaya geçirmektedir. Bu kirli plan deşifre olduğuna göre, Müslüman camiasının buradaki mesajı görmesi ve hatayı teşhis etmesi elzemdir.
Parçalanmaya ve savaşlara çare, daha fazla Müslüman düşman edinmek değildir. Tam tersine, Müslümanları bir araya getirebilecek yola başvurmak gerekmektedir. Bu yol ise, sadece ve sadece Kuran’a sarılarak bulunabilecektir. Dolayısıyla islam aleminin yapması gereken şey, kendi düştüğü hatayı görüp, Yüce Kitabımız Kuran ile bu durumu acilen bertaraf etmektir.
(Onlar) Rablerine icabet edenler, namazı dosdoğru kılanlar, işleri kendi aralarında şura ile olanlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak edenler ve haklarına tecavüz edildiği zaman, birlik olup karşı koyanlardır. (Şura Suresi, 38-39) -
167.
0ingilizlerin Osmanlı’nın Çöküşünü Hazırlayan Ekonomik Tuzağı: Baltalimanı AntlaşmasıTümünü Göster
19. yüzyıla gelindiğinde Osmanlı imparatorluğu, Avrupa devletlerinin ağır askeri, siyasi ve ekonomik baskıları altında ezilmeye başlamıştı. Yunan isyanının sürdüğü 1827’de ingiliz, Fransız ve Rus filoları Navarin’de Osmanlı donanmasını yenilgiye uğratmış, 1828 yılında patlak
veren Osmanlı-Rus Harbi’nde Ruslar 1829’da Edirne’yi alarak istanbul’a yaklaşmışlardı. Bu durum karşısında Padişah II. Mahmut, 1829 yılında imzalanan Edirne Antlaşması’yla savaşa son verdi. Ancak Yunanistan’ın bağımsızlık kazanması bazı şartları değiştirdi. Yunan isyanı sırasında II. Mahmut, Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’ya Yunan isyanının bastırılmasına yardım etmesi halinde kendisine Mora Valiliğini de vereceğini vaat etmişti. Yunanistan’ın bağımsızlığı ile bu vaat anldıbını yitirdi. Mehmet Ali Paşa’nın Şam Valiliği isteğinin de II. Mahmut tarafından reddedilmesi ortaya Mısır Meselesi denilen problemi çıkardı. Bu kriz esnasında Fransa’nın Mısır’ı tutması, ingiltere’nin ise tarafsız görünümü karşısında Osmanlı, Ruslarla 1833’te bir yardımlaşma ve saldırmazlık anlaşması olan Hünkar iskelesi Antlaşması’nı imzaladı.
Osmanlı’yı Ruslara kaptırıyor olmanın telaşıyla ingiliz derin devleti, Fransa’yı da yanına alarak anlaşmayı protesto etti. Hatta bir ingiliz donanmasını izmir önlerine gönderecek kadar ileri gitti. Araya Avusturya’yı sokarak Çar’ı anlaşmadan çekilmeye ikna ederken, diğer yandan Osmanlı’ya Mehmet Ali Paşa ve Rus tehdidine karşı askeri destek teklifi sundu. Elbette ingiltere’nin bu hizmeti karşılıksız olmayacaktı. Bu hizmete karşılık 1838’de Osmanlı, ingiltere’ye yönelik bir nevi genişletilmiş kapitülasyonlar anldıbına gelen “Serbest Ticaret Antlaşması”nı (Baltalimanı Antlaşması) imzaladı. Bir ingiliz hayranı olan Sadrazam Mustafa Reşit Paşa’nın da, ölüm döşeğindeki Padişah’ın antlaşmayı imzalamaya ikna etmede önemli rolü oldu.
ingilizlerin sözde “batılılaşma”, “liberalleşme”, “gelişme” sloganlarıyla oldubittiye getirdiği bu antlaşma, gerçekte, Osmanlı’nın yıkımının habercisiydi. Bu anlaşma sayesinde ingiltere, yarı-sömürge haline getirdiği imparatorluğu, çöküşüne kadar belini doğrultamayacağı bir ekonomik yıkımın içine sürüklemekteydi. Baltalimanı Antlaşması’yla, başta ingiltere olmak üzere Batı ülkelerine, kapitülasyonların bile çok daha ötesinde haklar ve imtiyazlar tanındı. Osmanlı Devleti, önce ingilizlerin sonra tüm Avrupa’nın açık pazarı haline geldi.
Antlaşma, Osmanlı’nın zararına olacak tek taraflı ve bağlayıcı maddelerle doluydu. Bu antlaşmayla, zaten yürürlükteki kapitülasyonlara ek olarak, “Büyük Britanya uyruklarına ve gemilerine” yeni ayrıcalıklar tanınmış ve bu ayrıcalıkların “şimdi ve sonsuza dek süresiz olarak geçerli” olduğu hükme bağlanmıştı. Buna göre, yurt içi ticarette, Türk tüccarlar %12 vergi öderken, ingiliz tüccarlar %5 vergi ödüyordu. Herhangi bir Türk ürünü, ingiliz bir tüccar ya da vekili tarafından ihracat amacıyla satın alınırsa, bu ürünleri satın alan ingiliz tüccar ya da vekili, hiçbir ticari kısıtlamaya bağlı olmayacak ve dilediği gibi davranmakta serbest olacaktı.
Her açıdan ingiltere’nin çıkarlarına yönelik yaptığı eşsiz katkılar nedeniyle, dönemin ingiltere Dışişleri Bakanı Henry Palmerston anlaşmayı, “Capo d’Opera” yani “şaheser” olarak tanımlıyordu.47 Bir yandan da ingiliz derin devletinin klagib sahte dostluğu ve ikiyüzlülüğü içinde, alttan alta yıkımın eşiğine getirdiği Osmanlı’yı, “Osmanlı Devleti ticari ilişkilerinde, serbest ticareti, dünyadaki bütün devletler içinde en geniş biçimde uygulayan ülkedir” sözleriyle sırtını sıvazlayarak övmeyi de ihmal etmiyordu. Bugün de ingiliz derin devletinin temsilcilerinden Türkiye veya Türklere yönelik herhangi bir övgü, takdir ya da sözde destek geldiğinde, bu tarihi örneği hatırlayarak, perde arkasında gizlenen sinsi planı görebilmek gerekmektedir.
Baltalimanı Antlaşması’yla, dış piyasalara karşı gümrük duvarları indirildi ve hiçbir koruma önlemi alınmadan iç ticaretteki tüm ruhsat ve kayıtlar ortadan kaldırıldı. Bu, yabancı rekabete hazır olmayan ve yeni yeni gelişmeye başlayan Türk sanayiine en büyük darbeyi vurdu. Pamuk, ipek, yün ve tiftik dokuma, deri işleme, madencilik, tarım vb. gibi yerli üretime dayalı sanayiler, günden güne zarara uğrayarak can çekişir hale geldi ve sonunda yok oldu. Bir süre sonra bu ürünler işlenmeden, yalnızca çok düşük fiyatlara yabancılara hammadde olarak satılır hale geldi. 1838’den önce yalnızca iç tüketimi karşılamakla kalmayıp yurtdışı pazarlara da ihraç edilen pek çok yerli sanayi ürünü, 1850’lere gelindiğinde neredeyse tamamen ithal edilmekteydi.
Diğer yandan, dış ticaretten sağlanan vergi gelirlerinin Batılılara sağlanan ayrıcalıklar sebebiyle düşmesi, devlet bütçesinin açıkları ile birleşince, Osmanlı Devleti büyük bir mali krizin içine girdi. 1854 yılında, Kırım Savaşı’nın da getirdiği maliyetlerin altından kalkamayan Osmanlı Devleti, zaten bozuk olan ekonomisini düzeltebilmek amacıyla tarihinde ilk kez dış borç almak zorunda kaldı. ingiltere de, bu borçlanmayı büyük bir iştiyakla teşvik etti. Bunun üzerine Osmanlı devlet yöneticileri, 24 Ağustos 1854 tarihinde, Mısır’dan gelecek vergiyi teminat göstererek, Londra’da Palmer, Paris’te Goldschmidt kurumlarından 3 milyon ingiliz Lirası borç aldı.
Bu ilk borçtan sonra alınan borçların ardı arkası kesilmedi ve Osmanlı Devleti yıkılana kadar da bu borçlar ödenemedi. 1854’te alınan ilk borçtan 20 yıl sonra Osmanlı Devleti moratoryum ilan ederek iflasını açıkladı. I. Dünya Savaşı’na kadar geçen sürede devlet, 243 milyon Osmanlı Lirası dış borç almış ve toplamda 409 milyon Osmanlı Lirası tutarında dış borç yükü altına girmiştir.
Bunun sonucunda, imparatorluğun alacaklıları devletin en sağlam gelirlerine el koydu. Batılı ülkelerin alacaklıları tarafından kurulan Düyun-u Umumiye-i Osmaniye Meclisi, isminden yerli gibi anlaşılsa da, başta ingilizler olmak üzere, Hollandalı, Fransız, Alman, italyan ve öncelikli alacaklılar temsilcilerinden oluşan yedi kişilik bir kuruldu. Osmanlı’nın dış borçlarını denetleyen bu kurul, devlet bütçesinin üçte birinden fazlasını oluşturan tütün, tuz, ipek, içki, pul ve av vergilerine el koymuştu. Çünkü bu vergi kalemleri, toplanması en kolay olan ve güvence altındaki vergilerdi.
ingilizlerin kontrolündeki Düyun-u Umumiye memurları yanlarına jandarmaları alarak köylünün, çiftçinin ürünlerine el koyar ve söz konusu vergileri tahsil ederlerdi. Anadolu ve Ege’de Düyun-u Umumiye memurlarının jandarmayı da kullanarak yaptıkları vergi tahsilatına ilişkin sayısız zulüm vakaları tarihe geçmiştir.
Osmanlı’yı çöküşe zütüren bu borçlar, Osmanlı’nın yıkılışından sonra Türkiye Cumhuriyeti’ne miras kaldı ve ödenmesi ancak 100 yıl sonra, 1954 yılında tamamlanabildi. Oysa ingilizlerle Baltalimanı Serbest Ticaret Antlaşması’nın imzalandığı 1838 tarihinde, Osmanlı’nın hiçbir dış borcu yoktu. ingiliz derin devletinin sinsi entrikaları, Osmanlı’yı hem borçlu hem de dost Rusya başta olmak üzere pek çok ülke ile sorunlu hale getirdi.
Görüldüğü gibi Osmanlı döneminde ilk dış borç, ingiliz derin devletinin oyunları sonucunda ingiltere’ye yönelik olmuş ve bu borçlanma, çöküşün de başlangıcı olmuştur. Osmanlı’ya uygulanan Serbest Ticaret Antlaşması ve bunu kademe kademe takip eden kriz ve iflas süreci, ingiliz derin devletinin ülkeleri yıkımın eşiğine getirmek için uyguladığı sinsi, karmaşık, çok aşamalı ve uzun vadeli planlara önemli bir örnektir. -
168.
0ingiliz Menfaatlerini Şekillendiren VakıflarTümünü Göster
ingiliz ırkını, menfaatlerini ve hegemonyasını hakim kılabilmek, ingiliz imparatorluğunun kurulduğu dönemden bu yana, ingiliz derin devletinin hedefi olmuştur. Bir yeraltı yapılanması olan söz konusu derin devlet, hedefine ulaşabilmek için gün ışığına çıkmaya ihtiyaç duymuş ve legal görünümle çeşitli yönetim organlarına ulaşmaya çalışmıştır. Bu çaba, kimi zaman devletin kendi kurumları içinden olabildiği gibi çoğu zaman çeşitli gizli kurumlar ve dernekler yoluyla gerçekleşmiştir. Söz konusu kurum ve dernekler, ingiliz menfaatlerini özellikle yurtdışında ayakta tutabilmek için çeşitli yöntemler denemişlerdir. Çoğunlukla basını kullanmış, devlet yetkililerinin politikalarını şekillendirmiş, kimi zaman ajanlar vasıtasıyla başka ülkelerin siyasetine sızmışlardır. Çeşitli ülkelerin devlet başkanlarını yönlendirmiş, çeşitli ülkeler için strateji ve politikalar belirlemiş ve her ülkeyi ingiliz menfaatlerine meyledecek hale getirmişlerdir.
Söz konusu vakıf ve kurumların özelliği, genel olarak toplum içinde yaygınlaşmasını istedikleri bir konunun propagandasını, hemen her yöntemi kullanarak rahatlıkla yapabilmeleridir. Darwinizmin yaygınlaşması için üniversiteler, okullar, akademisyenler, bilimsel yayınlar, basın yayın kurumları ve hatta hükümetler bu konuda kullanılmıştır. Toplum içinde dejenerasyonun da yaygınlaşma yöntemi bu şekilde olmaktadır. Örneğin günümüzde toplum içinde homociksüellik gibi bir sapkınlığın adeta normal bir şeymiş gibi empoze edilmesi söz konusu kurumların kapsamlı çalışmaları sonucunda olmaktadır.
Şunu belirtelim; söz konusu kurumlar temelinde elbette legal kurumlardır ve günümüz yöneticilerinden veya çalışanlarından, derin devletin söz konusu faaliyetlerinden habersiz olan, kurumların ilk kuruluş amacını bilmeyen, doğru ve dürüst insanlar elbette vardır. Açıklamalarımız, vakıfların legal olarak yaptığı işlere veya burada dürüstçe çalışan kişilere yönelik elbette değildir. Hedefimiz, bu vakıflar yoluyla yapılan söz konusu sinsi uygulamaların temelindeki yanlış zihniyettir. Kişiler, hatalı bile olsalar, elbette değişebilirler. Zaten derin devletin sırlarının açıklanmasının sebebi, bu konuda devreye girmiş kişilere yaptıklarının getirdikleri zararları gösterebilmek, onları uyarabilmek ve değiştirebilmektir. Amaç, yıkıcı değil yapıcıdır. Söz konusu bilgileri bu gerçek ışığında değerlendirmek daha doğru olacaktır.
Ayrıca burada, asıl olarak bahsi geçen vakıfların kuruluş dönemlerinden bahsedilmektedir. Bu vakıfların bir kısmı halen derin devletin etkisinde hareket etmekle birlikte, bir kısmı günümüzde farklı bir görünüm alıp, farklı fikirler savunuyor olabilirler. Ancak özellikle kuruluş dönemlerinde, doğrudan ingiliz derin devleti adına hareket etmeleri ve gelecek nesilleri de ilgilendiren ürkütücü çalışmalara önayak olmaları nedeniyle oldukça zararlı olmuşlardır. Burada önemle üzerinde durulan yönleri budur. -
169.
0Kraliyet Akademisi, evrim safsatasını yaygınlaştırabilmek için her yıl bilim adamlarına “Darwin Madalyası” hediye etmeye başlamıştır.
ingiliz derin devletinin amacı, Darwinizm yoluyla ırk üstünlüğü safsatasını yaymak ve bu yolla diğer milletleri rahatlıkla sömürebilmektir.
ingiliz derin devleti, suni sebeplerle savaşlar çıkarmış, ülkelerin bölünüp parçalanmasına aldırış etmeden hakimiyet hedefini devam ettirmiştir. Diğer milletlerin yaşadığı yıkımları ve çektiği çileleri asla önemsememiştir. -
170.
0“ingiltere’nin Menfaatleri”Tümünü Göster
ingiltere’nin menfaatleri ingiliz derin devleti için belki de en önemli kavramdır. insanların kendi ülkelerinin menfaatlerini düşünmesi pek çok kişiye normal gelebilir. Fakat burada ingiliz derin devletinin devletlerin çoğunluğu üzerinde bir güç olduğunu unutmamak gerekmektedir. ingiltere’nin menfaatleri söz konusu olduğunda, hemen her şeyi göze alabilen ve yaptıklarından sorgulanmayan mafyavari bir güçten bahsedilmektedir. Bu açıdan bakıldığında, çoğu zaman “ingiltere’nin menfaatleri” çok pahalıya mal olabilmektedir. Bunun için kimi zaman barıştan taviz verilmekte, ülkeler bölünmekte, terör örgütleri oluşturulmakta, kimi zamansa savaşlar başlatılmaktadır.
Bazı ingiliz liderler, bu ürkütücü menfaat anlayışını açıkça dile getirmekten çekinmemişlerdir.
19. yüzyılın ortalarında ingiltere’nin başbakanlığını yapan Lord Palmerston 1856 yılında yaptığı bir konuşmada şöyle demiştir:
Bana politika nedir diye sorduklarında cevabım şu oluyor: “Ortaya çıkan her durumda kendi ülkemizin çıkarlarını rehber yapmak.”7
Şu sözler de Palmerston’a aittir:
ingiltere’nin ebedi dost ve düşmanları yoktur, değişmez menfaatleri vardır.8
Dönemin Dışişleri Bakanı Edward Grey de bu görüşü desteklemek için şunları söylemiştir:
ingiliz dışişleri bakanları uzun vadeli karmaşık hesaplar yapmaksızın kendi ülkelerinin o andaki menfaatlerini kendilerine rehber alırlar.9
Amerikan başkanlarından Truman’ın özel temsilcisi Büyükelçi Davies dönemin ingiltere Başbakanı Churchill hakkında şu açıklamada bulunmuştur:
O büyük bir ingiliz’dir; barışı korumaktan çok ingiltere’nin Avrupa’daki menfaatlerini korumayı düşünür.10
Barışı korumaktan çok ingiltere’nin menfaatlerini düşünen zihniyet tarih boyunca ingiliz liderleri üzerinde hakim olmuştur. Bunun en önemli sebebi, söz konusu liderlerin hiçbir zaman ingiliz derin devletinin himayesinden çıkamamalarıdır. ingiliz derin devleti için de en önemli şey, evrim fantezisiyle geliştirilmiş sözde ingiliz üstünlüğünü tüm dünyaya kabul ettirebilmektir.
Bu zihniyet nedeniyledir ki, ingiltere dünya çapında işgal politikalarını en belirgin şekilde gerçekleştiren ülke olmuştur. Öyle ki, ingiltere’nin dünyada işgal etmediği sadece 22 ülke vardır. işgal ettiği topraklar, dünyanın %90’ına karşılık gelmektedir.11 Şu an hali hazırda, 14’ü deniz aşırı olmak üzere 22 ülke Birleşik Krallığa bağlıdır. ingiltere Kraliçesi II. Elizabeth, sayılan bu 22 ülkenin dışında, 16 ülkenin daha kraliçesi konumundadır. Bu ülkeler Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda, Jamaika, Barbados, Bahama Adaları, Grenada, Papua Yeni Gine, Solomon Adaları, Tuvalu, Saint Lucia, Saint Vincent ve Grenadinler, Belize, Antigua ve Barbuda, Saint Kitts ve Nevis, Fiji’dir. Kraliçe II. Elizabeth, bağımsızlıklarını kazanmasına rağmen halen bu ülkelerin kraliçesi sayılmaktadır.
ingiliz Milletler Topluluğu’nun Başkanı olarak kabul edilen Kraliçe, bu ülkelere temsilci olarak genel vali atamaktadır. ingiltere Kraliçesi, emekli olmuş eski politikacılar veya diğer seçkin isimler arasından belirli kişileri, o ülkenin başbakanının tavsiyesiyle vali olarak belirler. Avam Kamarası ve Senato’nun çıkardığı kararnamelere, kraliyet onayını sağlayan genel vali, devlet belgelerini imzalamak, parlamento toplantılarını resmen açıp kapatmak ve seçimler öncesi parlamentoyu feshetmek gibi görevlere sahiptir.12 Yani ingiltere, bu ülkelerde halen ciddi şekilde –hatta çoğu zaman tek– söz sahibidir.
ingiltere, derin devletin etkisiyle, genel olarak işgal ettiği topraklarda tarih boyunca mevcut farklı etnik ve dini gruplar arasındaki farklılıkları ön plana çıkarmıştır. Derin devlet onlara, birbirlerinin hasmı oldukları mesajını vermiştir. Üstün ırk kavramı daima bu politikada devrede olmuştur. ingiliz derin devleti, yabancı topraklarda yüzlerce yıldır birlikte yaşayan farklı etnik gruplardan bir tanesine “senin ırkın daha üstün” mesajı verir. Sonra da onları kavga ettirir. Bu şekilde kendi idaresinin daha kolay gerçekleşeceğini düşünür. Çünkü birbirleri ile çatışan toplumlar “ortak bir güç” oluşturamayacaklardır. Tarih boyunca bu siyasetin birçok örneği görülmüştür.
Örneğin, Ruanda’daki korkunç soykırım, ne kendi kendine gelişen bölgesel bir olaydır ne de ingiliz derin devletinden bağımsızdır.
ingiliz derin devletinin siyaseti, ağırlıklı olarak ikilik oluşturma, mevcut ikilikleri körükleme veya suni ikilikler icat etme siyaseti olarak tanımlanabilir. Derin devletin diğer milletlere yönelik politikasıysa; “keskin çatışmaların devamı, çatışma yoksa icadı ve çatışma zayıfsa körüklenmesi” üzerine kuruludur. Bu politikaya aykırı hareket edenler ise gerektiğinde her türlü usul kullanılarak bertaraf edilmektedir. Çünkü, başta da belirttiğimiz gibi bu planı yapanlar için en önemli şey “ingiliz menfaatleri”dir.
Dipnotlar:
7. Onur Öymen, Silahsız Savaş: Bir Mücadele Sanatı Olarak Diplomasi, 8. Baskı, istanbul: Remzi Kitabevi, 2015, s. 68
8. Öymen, a.g.e., s. 68
9. Öymen, a.g.e., s. 68
10. Öymen, a.g.e., s. 91
11. Jasper Copping, “British have invaded nine out of ten countries – so look out Luxembourg”, The Telegraph, 4 Kasım 2012 – http://www.telegraph.co.uk/history/9653497/ British-have-invaded-nine-out-of-ten-countries-so-look-out-Luxembourg.html
12. “60 Ülke ingiltere’den Bağımsızlığını Kazandı”, Türkiye Gazetesi, 19 Eylül 2014, http://www.turkiyegazetesi.com.tr/ dunya/186318.aspx
başlık yok! burası bom boş!