/i/Siyaset

Saygı Çerçevesinde Özgür Siyaset Platformu
  1. 126.
    0
    Tarihte Musul

    Musul, 1055 yılında Selçuklu Devleti’ne bağlandıktan sonra hep Türk toprağı olarak kaldı. 1514’te Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran Seferi sırasında Osmanlı imparatorluğu hakimiyetine girmiş ve Kanuni’nin 1534 Bağdat Seferi sonrasında da eyalet haline getirilmişti. Böylece Musul; Süleymaniye, Kerkük ve Musul sancaklarından oluşan bir vilayetin merkezi olmuştu.287 Bu vilayet; doğuda iran, kuzeyde Diyarbakır, güneyde Bağdat, batıda Şam, kuzeybatıda ise Halep vilayeti ve Zor Sancağı ile çevrelenmişti.

    Yaklaşık 1000 yıl boyunca Türklerin hakimiyetinde ve 400 yıl boyunca da Osmanlı yönetiminde kalan bölgeye yönelik sinsi planlar peşinde olan emperyalist bir güç 1800’lü yıllarda kendini göstermeye başladı: Bu güç, ingiliz derin devletiydi…

    Musul bölgesinin ingiltere için önemi, emperyalist sömürge siyasetinin bir parçası olarak ortaya çıkmıştı. 19. yüzyılın başında en fazla Müslüman sömürgeye sahip ülke olan ingiltere’nin Ortadoğu siyasetinde, Hindistan yolu üzerindeki Irak ve Arabistan’ın stratejik önemi son derece büyüktü. ingiliz sömürge imparatorluğu, sınır ve ulaşım güvenliğini sağlamak ve dünya çapında hegemonyayı geliştirmek için açık denizlerin kontrolünü ele almak, Avrupa’daki güç dengesini korumak ve dünya petrol politikasını elinde tutmak zorunda olduğuna inanıyordu. Musul, işte bu nedenle stratejik bir konumdaydı.

    Musul’un jeostratejik konumunun yanı sıra, onu çok değerli yapan bir diğer özelliği de bakir topraklarının derinliklerinde birikmiş milyonlarca varil petrol idi.

    Bunlar, elbette ingiliz derin devleti için paha biçilmez özelliklerdi. Fakat ingiliz derin devletini asıl ilgilendiren, Avrupa’da ve Anadolu’da Türk varlığını temelinden bitiren bir stratejiydi. Detaylarını daha sonra inceleyeceğimiz bu stratejinin en kilit noktasında ise Musul bulunuyordu.

    1890 yılında Sultan II. Abdülhamid’in yaptırdığı incelemeler sonucunda Musul ve Bağdat’ın zengin petrol kaynaklarına sahip olduğu ortaya çıkmıştı. Bunun üzerine II. Abdülhamid, 1890 ve 1898 yıllarında çıkardığı özel fermanlarıyla bu bölgeleri “Memalik-i Şahane” (Şahane Memleketler) ilan ederek, kendi arazisi haline getirdi.289

    27 Nisan 1909 tarihinde II. Abdülhamid’in Jön Türkler tarafından tahtan indirilmesiyle II. Abdülhamid’in şahsi arazisi konumunda olan Musul ve Bağdat vilayetlerinin mülkiyeti Maliye Nezareti’ne devredildi. Bu durum, ingiliz derin devletinin oldukça işine gelmiş ve bundan sonraki stratejiler bunun üzerine şekillenmiştir.

    ingiltere, 1909 yılında Osmanlı ile bir anlaşma yaparak, petrol araştırmalarına sermaye yaratmak ve elbette asıl olarak ingiliz menfaatlerini korumak maksadıyla sermayesi tamamen ingiliz olan “Türk Milli Bankası” adı altında bir banka kurdu. 1912’de ise, ingiliz bankacı olan Sir Ernest Cassel, Osmanlı Devleti’nde petrol araştırmaları yapmak ve bulunan petrol kaynaklarını işletmek maksadıyla yine tamamen ingiliz sermayesi ile “Türk Petrol Şirketi”ni kurmuştu.290 Bu noktada ingiliz derin devletinin, hegemonya kurmak için önce finans sistemlerini kullandığı gerçeğini burada hatırlamak gerekmektedir. ingiliz derin devleti, geçmişte Hindistan’da oluşturduğu benzer stratejiyi, Osmanlı üzerinde de kurgulamak ve zayıflamış bu imparatorluk üzerinde hakimiyetini güçlendirmek istemiştir.
    Tümünü Göster
    ···
  2. 127.
    0
    John Michael de Robeck

    Amiral Robeck, Kürt-Ermeni anlaşmasının taraflara ve ingiltere’ye önemli siyasi kazançlar sağlayacağına inanıyordu. 11 Aralık 1919’da Lord Curzon’a gönderdiği telgrafta anlaşmanın ingiltere’nin bölgedeki çıkarlarını koruduğunu yineleyerek, Kürt ve Ermeni isteklerinin dikkatli bir şekilde desteklenmesi ve himaye edilmesi gerektiğini ifade etti. Lord Curzon ise 20 Aralık tarihli cevabında Komiserliğe tarafların cesaretlendirilmesi ve teşvik edilmesi emrini verdi.268

    Kürt ve Ermeni kardeşlerimize isteklerinin verilmesi kuşkusuz normaldir. Burada dikkat çeken nokta, ingiliz derin devleti elemanlarının bunu sadece kendi menfaatleri için istemeleridir. Menfaat bittiğinde ise ingiliz derin devleti, tıpkı Lozan sonrasında olduğu gibi, Kürt köylerini bombalamaktan çekinmeyecektir.

    Aynı zamanda istanbul’un işgalinin mimarlarından olan De Robeck “Müttefikler barışı zorla kabul ettireceklerse, istanbul’da Türklere üstün gelip onların direnişlerini zayıflatmak zorundadırlar” ifadesi ile işgali haklı göstermeye çalışmıştır.269

    George Francis Milne

    Savaş ve işgal öncesi Karadeniz orduları komutanlığı yapan ve istanbul’un işgalinin komutasına atanan George Milne, Kafkas halkları ve Türkler için şu sözleri sarf etmiştir:

    Bölge ve tüm yerleşik halkların hepsi aynı şekilde tiksindiricidir. Gürcüler, Bolşeviklerin kılık değiştirmiş halidir. Ermeniler, her zamanki Ermenilerdir – değersiz bir ırk. En iyisi gibi olan Azeri Türkleri de gerçekte barbardırlar. ingiliz ordusunun çekilmesinden sonra halklar birbirlerine düşecektir ama tüm ülke birbirinin boğazını kesse bile dünyanın büyük bir kaybı olmaz. Bu halklar için bir ingiliz askerinin bile hayatını kaybetmesine değmez.270 (Burada adı geçen tüm milletleri sarf edilen sözlerden tenzih ederiz)

    George Milne, Atatürk’ün Anadolu’da başlattığı hareketten çok tedirgin olmuştu. Osmanlı Savaş Bakanlığı’ndan 6 Haziran 1919’da şu istekte bulundu:

    General Kemal Paşa ile kurmaylarının vilâyetlerde bulunuşlarının istenir bir şey olmadığını ekselansınıza bildirmekle onur duyarım. Seçkin bir generalle kurmaylar kurulunun ülke içinde dolaşmaları, kamuoyunu tedirgin etmektedir. Ben askerlik bakımından bunların çalışmalarını gereksiz görmekteyim. General Kemal Paşa ile yanındakilerin hemen istanbul’a dönmeleri için emir vermenizi dilerim.271

    Milne’ın Türk halkını ve istanbul yönetimini küçük gören, çoğunlukla üst perdeden olan konuşma üslubundan ve Savunma Bakanlığı’nın çaresiz cevaplarından Atatürk de çok rahatsız olmuştur. Nutuk’ta düşünceleri şöyledir:

    …Bu hâl, ne teşkilât-ı milliyeye karşı izzetinefis meseleleri çıkaran Harbiye Nazırı’nın ve ne de Osmanlı Devleti’nin istiklâlini temin etmek mesuliyetini deruhte etmiş (üzerine almış) olan kabinenin izzetinefis ve haysiyetine dokunmuyor. Bu hâlin kendilerinin haysiyetini ve devletin istiklâlini çoktan rahnedar eylemiş (zarar vermiş) olduğunu fark etmek istemiyorlar. Hiç olmazsa protesto etmiyorlar. Hiç olmazsa bu tasallut (saldırı) ve tecavüz-i istiklâlşikenaneye (istiklali bozacak bir tecavüze) vasıta olmayız diye feryada cesaret edemiyorlar…272

    Burada yer verdiğimiz ifadeler, bu şahısların Türklerin aleyhine sözlerinin sadece küçük bir kısmıdır. Gerçekte kalpleri Türk Milleti’ne karşı kin ile doludur ve istiklal Mücadelesi’nin başlama tarihine kadar ve sonrasında bu kini ortaya çıkaracak galiz uygulamalarda bulunmuşlardır. Kendilerince aşağı bir ırk olarak gördükleri Osmanlı Milletlerini her fırsatta ezmeye ve küçük düşürmeye çalışmışlardır. Gerçekte, bugün de benzer zihniyet devam etmektedir. Dostluğu ve geleceğini derin devletler yanında bulacağını sananlar bu gerçeği unutmamalıdırlar.
    Tümünü Göster
    ···
  3. 128.
    0
    3. Bölüm: OSMANLI’NIN YIKILIŞ NEDENLERi

    ingiliz Gizli Belgelerinde Türkler

    Osmanlı’nın yıkılış nedenlerine yer verdiğimiz bu bölümün sonunda, değerli araştırmacı Erol Ulubelen’in, ingiliz Gizli Belgelerinde Türkiye isimli kitabında, ingiliz gizli belgelerinden derlediği alıntılardan bir kısmına yer vereceğiz. ingiliz derin devletinin güdümündeki bir kısım ingiliz siyasetçilerin, askerlerin ve devlet adamlarının o döneme ait ifadeleri, hiçbir yoruma gerek kalmadan, hain planların bugün devam etmekte olduğunu açıkça göstermektedir.

    (Necip Türk milletini, aşağıdaki ifadelerden tenzih ederiz)

    ingilizler “Türk düşmanı Hıristiyanlara iyi davranır, Türk köpeğini dövmek için her kırbaç mubahtır” derdi.126

    Amerika Cumhurbaşkanı Wilson: “Türkler Avrupa’da çok uzun zaman kaldılar ve oradan tamamen temizlenmelidirler”.127

    Lord Curzon: Türkler Avrupa’dan atılmalıdır. Amerikalı Senatör Lodge’un dediği gibi; istanbul Türklerden tamamen alınmalı, bir veba tohumu olan; savaşların yaratıcısı ve komşuları için bir küfür olan Türkler Avrupa’dan silinmelidir.128

    Llyod George: “Türkler bize ihanet ettiler. Çanakkale’de binlerce insanımız öldü. Şimdi Türklerin ölümüne kim bakar.129

    ingiliz Derin Devletinin Osmanlı’yı Parçalama Planları

    ingiliz gizli belgelerinde, çeşitli ingiliz diplomat ve siyasetçilerinin Osmanlı’yı parçalama planına dair ifadeleri şöyledir:

    Mr. Marling: “Şimdiki durum yalnız Balkanları ve Avrupa’yı değil, Arapları, Ermenileri, Kürtleri ve diğer ırkları da imparatorluktan ayırmaya çalışmak olmalıdır.”130

    G. Buchanon: “Bütün Avrupa Türk bölgesi Hıristiyanlara ait olmalıdır… Girit sorunu da Yunanistan lehine çözülmelidir.”131

    Lord Kicthener: “Türklerin çöküşü tamamlanmış görünüyor… Sudan’da Türklerin hak diye ileri sürdükleri ne varsa ingiltere’ye geçmelidir.”132

    A. Nicholson: “…imroz Adası ve Bozcaada hariç bütün adaların Yunanlara bırakılmasını sağlayalım.”133

    Mr. Erskine: “…Amiral Kerr bana gizlice Türk Donanmasını mahvetmek için planları olduğunu anlattı.”134

    ingiliz Dışişlerindeki bir toplantı: “… Sonuç: Mali işler Türklerin eline hiçbir şekilde bırakılamaz. Ayrıca bütün işgal masraflarını ve toplanan bu komisyonların parasını da Türkler verecek… Sinyor Litti, ‘Türkler izmir’i isteyeceklerdir, bizde pekâlâ, izmir’i işgal için yaptığımız bütün masrafları verin deriz, tabii Türkler bunu ödeyemeyeceklerine göre izmir de bize kalır’ dedi. Buna karşılık Lloyd George; ‘bizim Suriye’deki birliklerimiz oradan çıkacak, yani bunun masrafını biz mi ödeyeceğiz? Hiç böyle saçma şey olur mu? Hepsini Türkler ödemelidir. ingiliz vergi mükellefleri bu iş için 750 milyon Sterlin ödediler, bütün bunları Türklerden altın olarak alacağız, Türklerin altın stoklarını ele geçirmeliyiz’ dedi… Mr. Cambon; ‘ilk yapacağımız iş bunların milliyetçi liderlerini yok etmek olmalıdır.’ … Lloyd George; ‘Sultan’a (Vahdettin’e) şöyle deriz: Biz bütün etleri alıyoruz sen de birkaç kemikle yetin.’“135

    Türk Hükümeti’ne verilen cevap: “Türk Hükümeti’nin mesajını dikkatle inceledik. Türkler…savaşa girerek insanlığın kayıplarına ve sefaletine sebep oldular… Milyonlarca insanın ölümüne ve milyarlarca Sterlinin kaybına sebep oldular. Dünyada özgürlüğün yeniden kurulması için Türkiye’nin ödeyeceği bedel çok fazladır… Türklerden başka ırklar, devlet haline getirilecektir. izmir ve Trakya Türklerin elinden alınacak, Amerikan Başkanı’nın (W. Wilson) karar vereceği sınırlar içerisinde hür bir Ermenistan kurulacaktır… Türklerin uygar dünyaya bir daha ihanet etmemesi için sıkı tedbirler alınacaktır. Bu sebeple Türk toprakları, küçük bir devlet haline getirilecektir… Türk halkının emperyalist arzuları silinecektir.

    Boğazların özerkliği konusuna gelince:

    1. Boğazlardaki bütün askeri tesisler yıkılacak, sahiller ve adalar silahsız hale getirilecektir.2. Silahsızlanma masrafları, Türkler ya da Yunanlar tarafından ödenecektir.

    3. Adalarda müttefik kuvvetler haricinde hiçbir asker bulunmayacaktır.

    Türk Jandarmaları bizim emrimiz altında olacak, Türk borçlarının hepsi Türkler tarafından ödenecektir. Eğer anlaşmayı imzalamazsanız, Avrupa’dan kesin olarak atılacaksınız. incelemeniz için 10 gün müddet veriyoruz.136

    ingiliz gizli belgelerinde, çeşitli ingiliz devlet adamlarının Ermeni ayaklanmaları ile ilgili izahları şu şekildedir:

    Mr. O’Beirne: “Ermeni ayaklanması Türklere bir harp ilan etmenin en iyi aracıdır… Alman ordularının Türklerin yanında olması üçlü anlaşmayı kuvvetlendirecek ve bu reformlara yol açacak ve sonra bir Ermeni isyanı olacaktır.”137E. Grey: “… Altı ilin birleşik bir Ermenistan için ayrılması, Asya Türkiyesindeki diğer ırkların da aynı yolu tutmasına neden olacaktır.”138

    Harbord: “…istanbul’dan Mardin’e kadar bütün bölgeleri gezdik… Türklerin Ermenileri öldürmek istediklerine dair bir işaret görmedik… Üç ay önce Ermenilerin tek bir adam kalmayıncaya kadar kesildiğini duymuştuk, halbuki duyduklarımızın hiçbiri doğru değildi. Fransızlar Türkleri mandaları altına almak istiyorlardı, bunun için de dünyanın şüphesini Türklerin üzerine çekmek gerekirdi.”139

    Mr. Kitson: “… Ermenilerin Müslüman komşularını kesmesinden hiç şüphe etmem… Taşnaklar müthiş bir vahşetle çalışıyorlar… Kürtleri her ne kadar inanmasak da onları kullanmamız çıkarımız gereğidir. Doğu illerine gelince; Türklerle harp etmeden o bölgeleri Ermenistan ve Kürdistan diye bölemeyiz.”140

    Londra Konferansı: “…Ermenistan’a altı ilden başka Trabzon ve Adana da verilmelidir. Amerika Ermenistan’a yardım edecektir… “Trabzon’da bir tane bile Ermeni yok, Ermenisiz bir Ermenistan biraz gülünç olmuyor mu?” deniliyor… Küçük bir Türk Devleti kurulmalı, kapitülasyonlar adli işlere de uzatılabilir. Japonya’dan kapitülasyonları kaldırdık, çünkü onlar kuvvetliydi başka çaremiz yoktu. Türklerin kafası daha az işler.”141

    ingiliz Dışişlerindeki Toplantı: “… Lloyd George ‘istanbul’dan Türkleri çıkartmalı’… Mr. Cambon’a göre: ‘Bütün sıkıntı Mustafa Kemal Paşa tarafından yaratılıyor ve Sultan onu kontrol edemiyor’… Fransız gruplarının 1/3’ü Fransız askerlerinden, gerisi yerli Ermenilerdendir… istanbul’daki komiserimiz, bu olayları önleyemezse Sultan’ı istanbul’dan atacağımızı bildirerek tehdit etsin… Erzurum’un yeni kurulacak Ermeni Devletine katılacağı bir sırada Mustafa Kemal olmasaydı Ermenilerin bir şansı olurdu… Mustafa Kemal’in askerleri hiç para almıyor, onları harekete geçiren vatan aşkıdır.142

    ingilizlere ait rapor: “Ardahan, Batum ve imer Vadisi verilecektir. Ermenistan’ın, Kürdistan ve Türkiye ile olan sınırları şöyledir: Karadeniz’de Yanbatı Deresi… Erzurum ilinin batı sınırı, Bitlis suyu.”143

    Sanremo Konferansı: “…Türkiye’nin sınırları: Erzurum Ermenilere verilecektir. Böylece, büyük Ermeni Devleti teorisi yerine gelecektir. italyan Nitti, ‘…Erzurum’da Türkler çoğunlukta olduğu için bir yolunu bulup Türkleri oradan atmalıyız. Erzurum, son zamanlarda milli hareketin merkezi olmuştur.’ Mr. Berthelot, ‘Mustafa Kemal ve kuvvetleri rüşvet verilerek ya da başka bir yoldan ortadan kaldırılabilir.’… Mr. Aharonian, “Mustafa Kemal’in ordusu, sizin sandığınızdan çok daha küçüktür ve başıboş bir ordudur.’“144

    Lord Curzon: “…Ermeni Bogos Nubar Paşa ve Mr. Ahoromiyan’ı azarladım. Türkleri öldürmek için verilen silahların Azerbaycanlılara karşı kullanılmasının aptallığını anlattım.”145

    Amiral F. de Robeck: “… Mr. Khatissian, 25 bin tüfek aldıklarını, ayrıca Ermeni ordusunda 30 bin Rus yapımı tüfeğin ve bir milyon merminin bulunduğunu, Yunan ilerlemesi başlayınca Ermenilerin de derhal saldırıya geçeceklerini bildirdi.”146
    Tümünü Göster
    ···
  4. 129.
    0
    Halil Paşa’nın, 29 Nisan 1916 tarihli günlük ordu emrindeki sözleri Kut’ül Amare zaferini en güzel biçimde özetlemektedir:

    Orduma; Arslanlar!

    1- Bugün Türklere şeref-ü şan, ingilizlere kara meydan olan şu kızgın toprağın müşemmes semasında (güneşli gökyüzünde) şühedamızın (şehitlerimizin) ruhları şad-ü handan pervaz ederken (sevinç içinde göğe yükselirken), ben de hepinizin pak alınlarından öperek cümlenizi tebrik ediyorum.

    2- Bize iki yüz seneden beri tarihimizde okunmayan bir vakayı kaydettiren Cenab-ı Allah’a hamd-ü şükür eylerim. Allah’ın azametine bakınız ki, bin beş yüz senelik ingiliz Devleti’nin tarihine bu vakayı ilk defa yazdıran Türk süngüsü oldu. iki senedir devam eden Cihan Harbi böyle parlak bir vaka daha göstermemiştir.

    3- Ordum gerek Kut karşısında ve gerekse Kut’u kurtarmaya gelen ordular karşısında 350 subay ve 10 bin neferini şehit vermiştir. Fakat buna mukabil bugün Kut’da 13 general, 481 subay ve 13.300 er teslim alıyorum. Bu teslim aldığımız orduyu kurtarmaya gelen ingiliz kuvvetleri de 30 bin zayiat vererek geri dönmüşlerdir.

    4- Şu iki farka bakınca cihanı hayretlere düşürecek kadar büyük bir fark görülür. Tarih bu vakayı yazmak için kelime bulmakta müşkülata uğrayacaktır.

    5- işte Türk sebatının ingiliz inadını kırdığı birinci vakayı Çanakkale’de, ikinci vakayı burada görüyoruz.

    6- Yalnız süngü ve göğsümüzle kazandığımız bu zafer yeni tekemmül

    eden vaziyeti harbiyemiz karşısında muvaffakiyeti atiyemizin parlak bir başlangıcıdır.

    7- Bugüne Kut Bayramı ndıbını veriyorum. Ordumun her ferdi, her sene bu günü tesit ederken (kutlarken) şehitlerimize Yasinler, Tebarekeler, Fatihalar okusunlar. Şühedamız, hayatı ulyatta, semavatta kızıl kanlarla pervaz ederken, gazilerimiz de atideki zaferlerimizle nigehban (bekçi) olsunlar. Mirliva Halil Altıncı Ordu Komutanı 29/Nisan/1916- Bağdat88

    Türkiye’nin NATO’ya üye olduğu 1952 yılına kadar, 29 Nisan tarihi Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından “KUT Bayramı” olarak kutlanmaktaydı. Kut’ül Amare’nin sürekli hatırlanması ingiliz derin devletinin hoşuna gitmemiş olacak ki, Türkiye’nin NATO üyeliğinin hemen ardından, ingilizlerin isteğiyle, Kut’ül Amare zaferi, hem milli eğitim müfredatından çıkarılmış hem de kutlanması durdurulmuştur. Yeni nesillerin bu zaferi bilmesi ve eskilerin hatırlaması engellenmeye çalışılmıştır.

    Bu durum, ingiliz derin devletini hezimete uğratan Kut’ül Amare ve benzeri zaferlerin, gerçekte ne kadar büyük bir coşku ve kararlılıkla, sürekli gündemde tutulması gerektiğinin de önemini göstermektedir.
    Tümünü Göster
    ···
  5. 130.
    0
    ingiliz Derin Devletinin islam Birliği’ni Önleme Çabaları

    ingiliz derin devletinin en büyük kabusu Almanya’nın, Osmanlı’nın “Panislamizm” politikasını desteklemesiydi.50 Eğer Osmanlı’nın islam ülkeleri üzerinde yeniden canlandırmaya çalıştığı bu birlik ruhu başarıya ulaşacak olursa, ingiliz derin devletinin bölge üzerinde yüzyıldır uyguladığı projeler hezimete uğrayacaktı. Buradan da ingiliz derin devletinin nihai amacının, kendisi için en büyük tehdit olarak gördüğü islam Birliği’nin oluşumunu engellemek olduğu anlaşılmaktadır.

    ingiliz derin devletinin küresel zulüm ve sömürü düzeninin başındaki deccaliyet, varlığına en büyük tehdit olarak ilahi hak ve adaletin temsilcisi olan sarsılmaz bir islam Birliği’ni görmektedir. islam Birliği’ni kuracak ve başına geçecek olan Hz. Mehdi (as)’ın da deccaliyet sistemini yok edeceğini çok iyi bilmektedir. Peygamber Efendimiz (sav)’in 1400 yıl öncesinden Hz. Mehdi (as)’ın istanbul’dan çıkacağını alametleriyle bildirmesi, deccaliyetin neredeyse iki yüzyıldır bütün ilgi ve dikkatini bu noktaya yoğunlaştırmıştır. Bu nedenle, Türkiye’yi parçalayıp istanbul’u ele geçirmek deccali sistem için günümüze kadar süren en büyük hedef ve “Megalo idea” haline gelmiştir. Ancak bilinmelidir ki, deccal taraftarlarının bu amaçla geliştirdiği karmaşık ve çok aşamalı tüm plan, proje ve stratejiler, her seferinde Mehdiyete zemin hazırlamaktadır. Nihai olarak da tüm bunlar, Allah’ın izniyle, Hz. Mehdi (as)’ın zuhur edip dünyaya huzur ve adalet getirmesine vesile olacaktır.

    Deccali sistemin taraftarları, son derece üstün bir zekayla ve her türlü dünyevi imkan ve şeytani destekle hareket etmelerine rağmen, aynı derecede de akılsızlık sergilediklerinden, Allah’ın sonsuz aklını ve Allah’ın planının tüm planların üzerinde olduğu gerçeğini görememektedirler. Bu yüzden deccali sistem, her daim yenilmeye ve yok olmaya mahkumdur. Batıl, hakkın karşısında daima yenik düşmüştür ve öyle de olacaktır.

    (Allah) Gökten bir su indirdi de dereler kendi miktarınca çağlayıp aktı. Sel de yüze vuran bir köpük yüklendi. Bir süs veya bir meta sağlamak için ateşte üzerine yakıp-erittikleri şeyler (madenler)de de bunun gibi bir köpük (artık) vardır. işte Allah, hak ile batıla böyle örnekler verir. Köpüğe gelince, o atılır gider, insanlara yarar sağlayacak şey ise, yeryüzünde kalır. işte Allah örnekleri böyle vermektedir. (Rad Suresi, 17)
    inkar edenler birbirlerinin velileridir. Eğer siz bunu yapmazsanız (birbirinize yardım etmez ve dost olmazsanız) yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozgunculuk (fesat) olur.
    (Enfal Suresi, 73)

    Dipnotlar:

    46. Aşağıda 1890-1913 periyodu için verilen rakamlar Almanya’nın neden durdurulması gerektiğinin önemli göstergeleridir. Bu bağlamda ifade edilen yıllar arasında ingiltere’nin nüfusu 37,4 milyondan 45,6 milyona çıkarken, aynı dönemde Alman nüfusu 49,2’den 66,9 milyona çıkmıştır. Demir, çelik üretimi ingiltere’de 8 milyon tondan 7,7 milyona düşerken, Almanya 4,1’den 17,6 milyona çıkarmıştır. Keza kömür tüketiminde de benzer bir tablo olup ingiltere belirtilen dönemde tüketimini 145 milyon tondan 195 milyona, Almanya da 71 milyon tondan 187 milyon tona çıkarmıştır. – Paul Kennedy, Büyük Güçlerin Yükseliş ve Çöküşleri, Çev. Birtane Karanakçı, 12. Baskı, istanbul: iş Bankası Yayınları, 2010, s. 248-250

    47. Doğan Avcıoğlu, Türkiye’nin Düzeni, l. Cilt, 5. Baskı, Ankara: Bilgi Yayınevi, 1971, s.73

    48. Gary Allen, None Dare Call It A Conspiracy, New York: Buccaneer Books, 1971, s. 92-93

    49. “ingiliz Ordusu’ndan Türkiye’ye Müdahale Hazırlığı”, Odatv, 29.07.2016, http://odatv.com/ingiliz-...hazirligi-2907161200.html

    50. 1898 yılında Osmanlı imparatorluğu’nu ziyaret eden Almanya Kayseri 2. Wilhelm, bu ziyareti esnasında Şam’a da gitmiş ve burada Selahattin Eyyübi’nin türbesini ziyaret etmiştir. Ziyareti esnasında yaptığı “Yüce Sultan ve O’nu halife olarak bağırlarına basan tüm dünyaya yayılmış 300 milyon Müslüman halkını temin ederim ki, Almanya’nın Kayseri ilelebet onların dostu olacaktır.” Sözüyle Almanya’nın, Panislamizm politikasını destekleyeceğini göstermiştir. Sean McMeekin, Berlin Bağdat Demiryolu, Çev. Azize F. Çakır, istanbul: Picus Yayınları, 2012, s. 31
    Tümünü Göster
    ···
  6. 131.
    0
    ingiliz Derin Devletinin Mısır’ı işgal Planı

    Süveyş Kanalı, ingiltere’nin Uzakdoğu’daki sömürgeleriyle çok önemli bir bağlantı yolu haline geldiği gibi Doğu Akdeniz’in ticari önemini de kat kat artırmıştı. Bu yüzden ingilizler, Kanal’ın 1869’da açılmasından itibaren, Mısır üzerinde yürüttükleri ekonomik ve siyasi oyunlarla, Mısır’ı günden güne borç batağına, ardından iflasa sürükleyerek bu işgalin zeminini hazırlamışlardır. ingiliz derin devletinin bu işgal planı, yine bir Osmanlı toprağı üzerinde sinsice uygulanmıştır.

    ingiltere, en başından beri Osmanlı’ya doğru ilerleyen Rusya’nın, Doğu Akdeniz’i kontrolü altına almak amacıyla Mısır’a göz diktiğini biliyordu. Çar Nikola, ingiliz Elçisi Hamilton Seymour’a Osmanlı imparatorluğu’nun paylaşılmasını önerirken, Osmanlı Devleti için “hasta adam” deyimini kullanıyor ve Girit Adası ile Mısır’ın da kendilerine bırakılmasını istiyordu. Bu yüzden elini çabuk tutması gerektiğini bilen ingiliz derin devleti ilk hamleyi kendisi yapmıştır. Mısır halkı içine fitne ve ayrılık tohumları atmış, provokasyon ve propaganda yöntemleri ile bir kısım Mısır halkının Osmanlı aleyhinde ayaklanmasını teşvik etmiştir. isyanı kışkırtan ve isyanın liderliğini yapan da yine ingiliz derin devletinin adamı olan Mısırlı Miralay Ahmet irabi’dir.

    Ahmet irabi, iskenderiye’yi kuşatıp, yine ingiliz derin devletinin tahrikleriyle şehirdeki sayısız insanı katletmiş ve evlerini yaktırmıştır. Bu kişilere, şehirdeki yüzlerce ingiliz vatandaşı da dahildir. Başından beri ingiliz derin devletinin kurguladığı bu senaryo, Mısır’a askeri müdahalenin sözde meşru zeminini oluşturmuştur. irabi’nin planlı katliamı üzerine ingiltere, “vatandaşlarını kurtarmak amacıyla” Fransa’yla birlikte birer filo göndererek, iskenderiye şehrini sabahtan itibaren altı buçuk saat topa tutmuş ve şehirde taş taş üstünde bırakmamıştır. ingiliz derin devleti, vatandaşlarını kurtarmak adına başlattığı bu katliam sırasında kendi vatandaşlarını katletmekten de çekinmemiştir.

    Görüldüğü gibi ingiliz derin devleti, Süveyş Kanalı’nı ele geçirmek için böyle iç içe geçmiş bir oyun oynayarak iskenderiye’deki yüzlerce vatandaşının ölümüne bile bile göz yummuştur. Sonuçta, zaten kendi kontrolünde olan isyancıları etkisiz hale getiren ingiliz ordusu, eski Hıdiv’in (valinin) önünde resmigeçit yapmış ve görünürde Osmanlı’ya bağlı ancak ingilizlerin yönetiminde bir Mısır ortaya çıkmıştır. istanbul ve Padişah bu duruma itiraz edince ingiliz derin devleti, Sırbistan, Karadağ, Bulgar ve en son olarak Ermeni ayaklanmalarını kışkırtarak Osmanlı’yı sindirme operasyonları düzenlemiştir.
    Tümünü Göster
    ···
  7. 132.
    0
    Savaşa Giden Süreci ingiliz Derin Devleti Dizayn Etmiştir

    Birçok tarihçiye göre, Osmanlı’nın gerçek yıkılış tarihi Borçlar Kurulu’nun (Düyun-u Umumiye Meclisi) ilan edildiği 20 Aralık 1881’dir. Ne var ki, ingiliz derin devleti açısından oluşan bu son derece elverişli ortama rağmen, ingilizler, I. Dünya Savaşı’na kadar 37 yıl boyunca Osmanlı’yı askeri olarak işgal etmemiştir. Bunun tek nedeni, bu topraklar üzerinde hak iddia eden Fransa, Almanya ve Rusya gibi dönemin büyük güçleriyle Osmanlı’yı paylaşmak istememesidir.

    Bu yüzden ingiliz derin devleti, rakiplerini ekarte edebileceği ve Osmanlı üzerinde, kendi denetiminde bir işgal ve hakimiyet süreci başlatabileceği uygun bir tarihe kadar beklemeyi tercih etmiştir. Belirlenen bu tarih, I. Dünya Savaşı’dır. ingiliz derin devleti, bu süreç zarfında en önemli rakibi Almanları zaten karşı cepheye almış, Bolşevik Devrimini finanse edip körükleyerek Osmanlı üzerinde hak iddia eden Rusları da saf dışı bırakmıştır. Bolşevik ihtilalinin en büyük parasal destekçilerinden birinin ingiliz Lord Alfred Milner olması rastlantı değildir. Milner, daha önceki bölümlerde tanıttığımız ingiliz derin devletinin derin güçlerinden “Round Table” örgütünün organizatörü ve başıdır. Bu örgüt, Lord Rothschild tarafından da desteklenmektedir.48

    Yukarıda belirttiğimiz gibi, I. Dünya Savaşı öncesi dönemde Osmanlı Devleti, neredeyse tüm devletler tarafından fiilen yıkılmış olarak görülmektedir. Ancak, son darbeyi vuracağı ana kadar Osmanlı’nın toprak bütünlüğünün korunması ingiltere’nin işine gelmiştir. ingiliz derin devleti, dağılma süreci yavaşlatılmış ve bu aşamada her yönden kendisine bağımlı hale getirilmiş bir Osmanlı’yı daha çok tercih etmiştir. Çünkü Osmanlı’nın idaresi altındaki bölgeler, stratejik ve ekonomik olarak ingiliz derin devleti için çok önemli bölgelerdir. Diğer yandan, 19. yüzyılın sonlarında Mezopotamya ve iran’da zengin petrol yataklarının tespit edilmesi, gelişmiş sanayiye sahip ingiltere’nin bölgeye olan iştahını daha da kabartmıştır.

    Ne var ki, bu aşamada, Rusların Balkanları nüfuzu altına alarak Yeşilköy’e kadar inmesi ve bunun devamında 13 Temmuz 1878’de imzalanan Berlin Antlaşması, ingiliz derin devletinin son bir yüzyıldır izlediği Osmanlı’nın toprak bütünlüğünü koruma politikasının sonu olmuştur. Bu tarihten sonra ingiltere, Osmanlı’nın elden gitmekte olduğu endişesiyle sahte dost ve müttefik maskesini bir kenara bırakarak askeri müdahalelerine başlamıştır. ilk etapta 25 Mayıs 1878’de “Rusya’ya karşı

    üs olarak kullanma ve bu yolla Osmanlı’ya yardımcı olma” bahanesiyle Osmanlı’nın bir parçası olan Kıbrıs Adası’nı işgal ederek Ada’ya askerlerini çıkarmış ve Kıbrıs’ın yönetimini ele geçirmiştir. Rusya’ya karşı yardım bahanesiyle Kıbrıs’ı isteyen ingilizlere, ingiliz derin devletinin baskısı altındaki Padişah II. Abdülhamit, tereddütsüz olarak Kıbrıs’ı sunmuştur. I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla 1914’de bir kararname yayınlayan ingiltere, Kıbrıs’ı resmen ilhak ettiğini açıklamıştır. Türkiye ise Lozan Konferansı ile Kıbrıs’ın bu durumunu resmen kabul etmek zorunda kalmıştır. Dolayısıyla II. Abdülhamit’in ingilizlere yaptığı Kıbrıs “ikramı”, ingilizlerin Osmanlı’yı fiziki işgal planının ilk ciddi aşaması sayılabilir.

    Burada günümüze bir gönderme yapacak olursak, ingiliz derin devleti, Türkiye’deki 15 Temmuz 2016 kalkışması öncesinde ve sonrasında Güney Kıbrıs’taki üssüne ciddi bir askeri yığınak yapma faaliyeti içine girmiştir. Savaş uçakları, helikopterler, askeri çıkarma gemileri ve özel kuvvetlerden oluşan bu askeri konuşlanmanın gerekçesini de ingilizler “olası bir iç savaş veya karışıklık durumunda Türkiye’deki ingiliz vatandaşlarını kurtarmak” olarak belirtmiştir. ingiliz yetkililer, “gerekli görüldüğünde” Türkiye topraklarına girecek olan ingiliz güçlerinin ateş etme yetkisine de sahip olacağını söylemiştir.49 Bu durum Türk kamuoyunda da Türk medyasında da ittifakla bir “işgal planı” olarak algılanmıştır.

    Buradan açıkça anlaşılacağı gibi ingiliz derin devleti tarafından izlenen süreç, önce ülkeyi isyan, kalkışma, darbe girişimi gibi karışıklıklara, hatta mümkünse iç savaşa sürükleyerek o ülkeyi ekonomik, siyasi ve askeri açıdan zayıflatmaktır. Ardından da, “vatandaşlarını koruma”, “insani yardım”, “insani müdahale”, “barışçıl müdahale” gibi suni bahanelerle o ülkeye askeri bir işgal gerçekleştirmektir. Tarihe şöyle bir baktığımızda, aslında ingiliz derin devletinin planlarının çoğu zaman bu süreç dahilinde işlediğini görebilmek mümkündür.

    ilginç olan, ingiliz derin devletinin Türkiye’yi işgal planlarında başlangıç noktasının yüz yıl sonra yine Kıbrıs olmasıdır. Bu durum, bugünkü gizli planın sonraki aşamalarının da benzer olacağına dair haklı şüpheleri artırmaktadır. Nitekim ingiliz derin devletinin, Kıbrıs’ın ardından 1882’de Mısır yönetimini ele geçirme metodu, yukarıda bahsettiğimiz birkaç aşamalı sürecin tarihsel bir kopyasıdır.

    Neyse ki, 15 Temmuz’da Cumhurbaşkanımız, hükümetimiz, güvenlik güçlerimiz ve halkımız, ingiliz derin devletinin bu sinsi planına dev bir set oluşturmuşlardır. Fakat bu hain plan, hala gündemdedir. ingiliz derin devleti, bu hain planı gerçekleştirmek için sürekli olarak yol arayışındadır. Dolayısıyla, tehlikenin hala sürdüğünü bilmek ve teyakkuzda olmak gerekmektedir. Allah’ın izniyle ingiliz derin devleti, Türkiye üzerinde karanlık emellerine asla ulaşamayacaktır.
    Tümünü Göster
    ···
  8. 133.
    0
    Güç ve iktidar Yalnızca Allah’ındır
    ingiliz derin devletini genel hatlarıyla tanıttığımız bu bölüm boyunca, geçmiş tarihlerden itibaren gizli yollarla oluşturulmuş ve dünyaya çeşitli yollarla hakim olmuş bir deccali akımı tarif etmiş olduk. Bütün bunları okurken ve bundan sonraki bölümleri incelerken, şu önemli gerçek asla akıldan çıkarılmamalıdır: Dünya bir imtihan yeridir. iyi ve kötünün yaratılma amacı da tam olarak budur. iyi ve kötü karşı karşıya gelmeli ve bu mücadele sonucunda her kişi kendi tarafını belli etmelidir.

    Fakat her şeyden önemlisi, iyileri de kötüleri de yaratan Allah’tır. Bunların hiçbiri Allah’tan bağımsız değildir. Dolayısıyla kötülük yapanların hedefleri de, tuzakları da Allah’ın kontrolündedir. Onlar, kendileri aksini iddia etmeye çalışsalar da, Allah’ın dediğini yapmak dışında başka bir şeye güç yetiremezler.

    Tüm güç, tüm kudret, alemlerin Rabbi olan, tüm alemlere hükmeden, her şeyden haberi olan ve her şeye gücü yeten Yüce Allah’a aittir.

    Dolayısıyla, tuzakları kuran gizli güçler, ne kadar güçlü görünürlerse görünsünler, Allah’ın Katında değersiz ve önemsizdirler. Allah’a muhtaç birer kuldurlar. Rabbimiz’in ayette belirttiği gibi, onların düzenleri dağları yerinden oynatacak güçte dahi olsa, bu düzen, Allah’ın kudreti karşısında bozulmaya ve dağılıp yok olmaya mahkûmdur.

    Gerçek şu ki, onlar hileli-düzenler kurdular. Oysa onların düzenleri, dağları yerlerinden oynatacak da olsa, Allah Katında onlara hazırlanmış düzen vardır. (ibrahim Suresi, 46)

    Bu kitapta anlatılanlar, dünyada imtihanın gereği olarak yerleşik hale gelmiş deccali düzeni deşifre etmek ve bununla mücadele yollarını göstermek amacını taşımaktadır. Dünyadaki imtihan ortamında elbette iyiler, kendilerini belli etmek ve kötülerin düzenlerini ortadan kaldırmak için bu önemli mücadeleyi gerçekleştirmekle yükümlüdürler. Bu, kişinin Allah’a kendisini ispat etmesinin de bir yoludur. Ancak bu mücadele sırasında asıl olması gereken, Allah’ın tüm bu tuzakları geçersiz ve bozguna uğramış olarak yarattığını unutmamaktır. Allah, bu bozgunun gerçekleşmesi için vesileler olmasını ister. ilmi mücadele yoluyla çaba gösterenler, bu bozgunun temellerini hazırlayan vesileler olacaklardır.

    Yine unutulmamalıdır ki, bu dünyada zorluk içinde bırakılan sayısız insan bulunmaktadır. Bu vahim manzara karşısında “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyerek kenara çekilen insanlar çoğunluktadır. Kendilerine hiçbir zararın dokunmayacağını sanmakta ve zulme karşı sessiz durarak kendilerini karlı zannetmektedirler. Oysa Allah, bizden, zorluk içindeki insanlar için mücadele etmemizi istemektedir. Allah, kuşkusuz yeryüzünde zulüm bırakmayacak ve bu insanlara uygulanan zulmün karşılığını elbette verecektir. Fakat dünyadaki mücadele ortamı, imtihanın gereği olarak, “bizim” mücadele ortamımızdır. Allah’a güvenerek, Allah’a sığınarak, Allah’tan isteyerek, bu zulmü ortadan kaldırmak için ilmi ve fikri olarak elimizden geleni yapmak yükümlülüğümüzdür.

    Şu anda Hz. Mehdi (as) ve Hz. isa (as)’ın zuhurunu göreceğimiz ahir zamandayız. Rabbimiz’in Kuran, Tevrat, incil ve hadislerle müjdelediği şekilde, tüm güzelliklerin yaşanacağı, zulmün kalmayacağı ve bir damla kanın dahi dökülmeyeceği ahir zamanı karşılayacağız. Şunu biliyoruz ki, deccal taraftarlarının gücü veya planları ne kadar güçlü olursa olsun, Hz. Mehdi (as) ve Hz. isa (as) karşısında yenilmiş olacaklardır. Ahir zamanda zulüm işleyen hiçbir güç kalmayacak, herkes Hz. Mehdi (as) ve Hz. isa (as)’ın nüfuzu altında iyi ve güzele yönelecektir. insanlığı değiştirmek ve düzeltmek ve onların tümünü o kutlu döneme hazırlamak Allah’a karşı sorumluluğumuzdur.

    Allah, suçlu-günahkarlar istemese de, hakkı (hak olarak) Kendi kelimeleriyle gerçekleştirecektir. (Yunus Suresi, 82)

    Gerçek şu ki, onlar hileli-düzenler kurdular. Oysa onların düzenleri, dağları yerlerinden oynatacak da olsa, Allah Katında Onlara hazırlanmış düzen vardır.
    (ibrahim Suresi, 46)
    Tümünü Göster
    ···
  9. 134.
    0
    Tek Dünya Devleti Hedefine Doğru

    ingiliz derin devleti, bütün bu sayılanların dışında Mount Pelerin, Bohemian Grove, Gül-Haç kardeşliği gibi yan yapılanmalar altında da faaliyet göstermiştir. Tek dünya devleti hedefine, söz konusu kurumlar vasıtasıyla ulaşmaya çalışmış ve Cecil Rhodes’un savunduğu gibi sadece Anglosakson ırkının varlığı ve Anglosakson ırkının hakimiyeti üzerine bir güzergah belirlemiştir. 1700’ler sonrasında vakıflar vasıtasıyla geliştirilen bu faaliyetler, dünyada güçlü ülkeleri zayıflatma, hatta Osmanlı’da olduğu gibi yıkıma zütürme, kaynakları bol olan daha zayıf ülkeleri sömürgeleştirme, halkları umutsuzluğa ve belirsizliğe doğru sürükleme gibi hedeflerini sistematik şekilde gerçekleştirerek günümüzün ürkütücü tablosunu ortaya çıkarmıştır.

    içinde bulunduğumuz dönem, ingiliz derin devletinin, faaliyetlerini her zamankinden daha rahat ve kapsamlı şekilde gerçekleştirdiği bir dönemdir. Bu nedenledir ki, söz konusu mafya yapılanmasının gizli faaliyetleri artık her zamankinden daha fazla ses getirmektedir. Darwinizm, tam planlandığı gibi bütün dünyada yaygınlaştırılabilmiş, uyuşturucu ve dejenerasyon büyük ölçüde hakim edilmiş, homociksüellik reddedilemez bir “yaşam biçimi” olarak toplum baskısıyla dayatılmış ve ingiliz derin devletinin emirlerinden çıkmaya çalışan liderler derhal görevlerinden indirilmişlerdir. Dolayısıyla şu anda, tıpkı 1700’lerde planlandığı gibi, ABD de dahil olmak üzere bütün dünya devletleri, ingiliz derin devletinin hakimiyeti altında hareket etmektedir.

    Dünyadaki pek çok lider, Chatham House gibi derin devlete ait kurumlarda yapılmış gizli görüşmelere mutlaka katılmıştır. Liderlerin yol haritaları, daima bu gizli görüşmelerin sonrasında belirlenmiştir. Bir ülke adına verilecek ani ve önemli kararlar, mutlaka bu gizli kurumlar tarafından kararlaştırılmıştır. Bu kurumların ana karargahları, yukarıda detaylarını verdiğimiz gizli yapılanmalar olmuştur. Şu anda ekonomik dalgalanmalardan politik krizlere, savaş kararlarından askeri darbelere kadar dünyada gelişen her olay, derin devletin bu ana karargahlarında alınan kararlardır.

    Bugüne kadar ciddi anlamda fark edilemeyen, fark edenler için ise başa çıkılması zor böylesine güçlü bir yapılanmanın artık deşifre edilme ve feshedilme vakti gelmiştir. Dünyayı gün geçtikçe daha fazla ırkçılık, dinsizlik, komünizm, homociksüellik, açlık, kıtlık gibi belalara sürükleyen bu gizli oluşum, tüm yönleriyle ve her fırsatta ortaya çıkarılmalıdır. Bilinmelidir ki, bugüne kadar gerçek suçlu tam olarak teşhis edilememiş, daima hedef saptırılmıştır. Hedefi tespit ederken, asıl kaynağın ingiliz derin devleti olduğu asla unutulmamalıdır. Bundan sonra yapılması gereken, dünyayı kendi istediği şekilde yönlendirmek isteyen bu gizli oluşumun tuzaklarının farkında olmak, oynanan oyunu akılcı şekilde tespit edebilmek ve akılcı bir mücadele ile bu vebanın üstesinden gelebilmektir.

    Unutulmamalıdır; burada amaç ingiliz derin devletini oluşturan ve bu yapılanmada yer alan kişileri doğruya yöneltebilmek, yaptıklarının yanlışlığını bilimsel ve ahlaki olarak gösterebilmek ve onları ilmi yollarla değiştirebilmektedir. Yine unutulmamalıdır; dünya zaten deccal ve Mehdi yanlılarının mücadele alanıdır. Bu mücadele mutlaka ilmi yollarla yapılması gereken etkili bir mücadele olmalıdır. içinde bulunduğumuz ahir zamanda Mehdi yanlılarının galip geleceği Allah’ın izniyle kesindir. işte bu nedenle, bilmeden deccal yanlısı olmuş kesimleri teşhis etmek ve onlara doğruyu göstermek, mutlaka Mehdi yanlılarının hedefi olmalıdır.

    Sabret; senin sabrın ancak Allah(ın yardımı) iledir. Onlar için hüzne kapılma ve kurmakta oldukları hileli-düzenlerden dolayı sıkıntıya düşme. Şüphesiz Allah korkup-sakınanlarla ve iyilik edenlerle beraberdir. (Nahl Suresi, 127-128)
    Tümünü Göster
    ···
  10. 135.
    0
    Kuru Kafa ve Kemikler (Skull and Bones)

    1832 yılında William Huntington Russell ve Alphonso Taft tarafından Yale Üniversitesi’nde Society of Skull and Bones ismi ile kurulan, gizli yapısı ve üyelerinin özel seçilmesi nedeniyle ilgi çeken bir öğrenci topluluğudur. Her ne kadar Yale Üniversitesi ana karargah olarak benimsenmişse de, bu topluluğun kökenlerinin de ingiliz derin devleti ile bağlantılı olduğunu belirtmek gerekir. Yale Üniversitesi’nin ismi, ingiltere’de eğitim görmüş ve ingiliz Doğu Hindistan Şirketi’nin önemli bir temsilcisi olarak faaliyet göstermiş olan Elihu Yale adındaki kişiden gelmektedir. ingiliz Doğu Hindistan Şirketi’nin, ingiliz derin devletinin gizli faaliyetlerini ilk olarak üstlenen ve pek çok gizli kurumun ortaya çıkmasına neden olan bir ana merkez olduğundan bahsetmiştik. Elihu Yale de, söz konusu yapılanma içinde ticaretten elde ettiği büyük paralar ile ingiltere’ye dönmüş ve derin faaliyetlerine burada devam etmiştir. Connecticut’ta bir üniversiteye gönderdiği yüksek bağışlar neticesinde üniversitenin adı 1718 tarihinde Yale olarak değiştirilmiştir.45

    Skull and Bones’a üye olabilmenin şartı WASP terimi ile açıklanır. Açılımı şudur: W=White (beyaz), AS=Anglo Sakson ve P=Protestan. Yani örgüte üyeliğin şartları, beyaz, Anglosakson ve Protestan olmaktır. Bir başka deyişle bu yapılanma için de ingiliz Anglosakson köken ve ingiltere’de ortaya çıkıp gelişen Protestanlık temel şartlar olarak aranmaktadır. Gruba alınacak kişilerin 6-7 kuşak öncesinden Anglosakson ve Protestan olmasına özen gösterilir. Yani söz konusu kişinin kökenleri, ingiltere’ye ait olmalıdır. Başka bir soy veya dinden gelenlerin kulübe kabul edilme ihtimalleri yoktur.

    Aslında söz konusu kurum da, tek dünya devleti, dolayısıyla tek dünya dini esasına göre hareket etmektedir. Dolayısıyla gruba üyelik için Protestanlık şartı, sadece ingiliz kökenleri teyit etmek için şart koşulmuştur. Yoksa bilindiği gibi söz konusu kurumların hiçbiri dindar değildir; aksine hedef ateizmi yaygınlaştırabilmektir.

    Topluluğun üye listesine, üniversite yönetimi de dahil olmak üzere kimsenin erişimi bulunmamaktadır. Her yıl bu örgüte 15 kişi girebilir ve bu kişiler daha sonra ülke içinde en kilit noktalara getirilirler. Söz konusu kişilerin akrabaları ve dostları da bu üyelikten paylarını alırlar. Bu gizli cemiyete girebilmek ancak davetle mümkündür; kabul töreni ise masonlarınkine çok benzemektedir. Tüm ritüeller masonlarınki gibi gizlidir; topluluk içinde dışarıya bilgi sızdırılması mümkün değildir.

    Bu gizli yapılanma, Illuminati topluluğunun ABD ayağı olarak nitelendirilmektedir. Aradaki tek fark, söz konusu kurumun gençlere hitap ediyor oluşudur.

    Söz konusu topluluğun etkisi oldukça fazladır. Gül Haç, Trilateral Komisyon ve CFR ile doğrudan ilişkileri bulunmaktadır. Örgütün son 150 yılda 2500’den fazla üyesi olmuştur ve bu kurum, yeni dünya düzeninin temel ideologlarından biri kabul edilmektedir. Söz konusu yapılanma, ingiliz derin devletinin ABD kontrolünü elinde tutmak adına önemli bir kozudur. Bu ve bunun gibi yapılanmalar sayesinde ingiliz derin devleti, tüm faaliyetlerini Avrupa’dan yönetmekte ve ABD’nin iç ve dış politikasına doğrudan etki etmektedir.

    Dipnotlar:

    44. “Russia or China…Whats your choice?” – https://cb 75948.com/tag/tavistock/

    45. Kris Millegan, “The Order of the Skull and Bones: Everything You Always Wanted to Know, but Were Afraid to Ask”, Conspiracy Archive, http://www.conspiracyarchive.com/NWO/Skull_Bones.htm
    Tümünü Göster
    ···
  11. 136.
    0
    Tavistock Enstitüsü
    Tavistock; 1921 yılında Londra’da ingiliz Ordusu Pgibolojik Savaş Bürosu Başkanı Sir John Rawlings-Reeese tarafından kurulmuştur. I. ve II. Dünya Savaşı yıllarında pgibolojik savaş örgütü olarak çalışan Tavistock Grubu, Rockefeller Vakfı’nın yaptığı büyük bağışlarla 1946 yılında görev alanı genişletilerek yeniden yapılandırılmıştır. Rockefeller; Tavistock’a daha geniş çaplı savaş araştırmaları yapma ve uygulama görevleri vermiştir. Uygulama alanı elbette dünyanın çeşitli bölgeleri ve özellikle ABD’dir. Enstitü ve gerçekleştirmekte olduğu çalışmaları, ABD’nin en iyi korunan sırrı olmaya devam etmektedir.

    Tavistock Enstitüsü’nün ilham kaynağı, ünlü pgibanalist Sigmund Freud’un “insan davranışlarının kontrolü” konusundaki araştırmaları olmuştur. Enstitü, insan davranışlarını kontrol ederek, toplumları kendi çıkarları doğrultusunda biçimlendirmek amacıyla kurulmuştur. Bu, bir nevi pgibolojik etkilerle toplumları kontrol altına alma yöntemi olarak kurgulanmıştır.

    Enstitü bugün; Sussex Üniversitesi’nden, Stanford Araştırma Enstitüsü, Esalen, Massachusetts Institute of Tecnology (MiT), Hudson Enstitüsü, Heritage Vakfı, Georgetown Stratejik ve Uluslararası ilişkiler Araştırma Merkezi (CSiS), ABD Dışişleri kadrolarının eğitildiği Hava Kuvvetleri istihbaratı, RAND Corporation, Mitre Corporation, The Mount Pelerin Topluluğu, Trilateral Komisyon, Ditchley Vakfı ve Roma Kulübü gibi gizli gruplara kadar uzanan bir ilişkiler ağı geliştirmiştir. Tüm OSS (Office of Strategic Services – Stratejik Hizmetler Bürosu) ve CIA programları Tavistock’un rehberliğinde oluşturulmuştur.

    Günümüzde Tavistock, ABD’deki vakıflar ağını 6 milyar dolarlık bir bütçe ile faaliyette tutmaktadır.44 Tavistock, stratejik misyonunu “Endüstriyel ulus-devletlerden post-endüstriyel küresel dünya devletine dönüş ve yönetimin az sayıda oligarka devredilmesi” olarak belirlemiştir. Daha açık ifade etmek gerekirse kurumun amacı, ingiliz derin devletinin kontrolü altında “Tek Dünya Devleti”ni inşa etmektir. Zaten hatırlanacağı gibi, oluşturulan tüm gizli kurumların ana hedefi bu olmuştur.

    Tavistock’un bu uğurda üstlendiği görev, halka pgibolojik yollarla yaklaşabilmek ve pek çok konuda pgibanalitik etkilerle halkın gücünü kırabilmektir. Bunun başlıca yöntemi halkı etki altına alacak yöntemler geliştirmek olmuştur. Böylelikle halklar, ingiliz derin devletinin belirlediği derin dünya diktatörlerine muhalefet etmeyecek ve hali hazırda hedeflenen ve çoğunlukla komünist temellere dayanan tek dünya devletine doğru kanalize olacaktır. Aile, din, onur, milliyetçilik gibi kavramları çökertmek, cinsi sapıklık ve homociksüellik gibi toplumları içten içe bitiren, dejenere kavramları yaygınlaştırmak için teknikler geliştirmek Tavistock bilim adamlarınca yıllarca üzerinde çalışılan konuların başında gelmektedir.

    Tavistock Enstitüsü, sürekli ve kitlesel beyin yıkama teknikleri üzerinde çalışmakta ve çoğu zaman bunları toplumlar üzerinde test etmektedir. insanları gerilim, korku ve endişe içinde bırakacak olaylar tasarlayarak, genel bir analiz yapılmakta ve pgibolojik ve sinirsel durumlarının değiştirilmesi amaçlanmaktadır. Pgibolojik anlamda endişenin toplumlara yerleştirilmesiyle, daha önce de incelediğimiz gibi, toplumları yönlendirmek oldukça kolay olmaktadır. ingiliz derin devletinin büyük hedeflerinden birinin daima toplumları kontrol altına almak olduğu unutulmamalıdır.
    Tümünü Göster
    ···
  12. 137.
    0
    ingiliz Derin Devletinin Kontrolü Altındaki Diğer Gizli Dernekler

    ingiliz derin devleti, bahsini ettiğimiz bu dernekler çevresinde yuvalanmış fakat bunun dışında da çeşitli aile dernekleri, kraliyet konseyleri ve masonik dernekler vesilesiyle dünyaya yayılmıştır. Bunlar, ingiliz Doğu Hindistan Şirketi’nin başlattığı ve Yuvarlak Masa ve 300’ler Komitesi ile şekillenen dünyaya yayılma politikalarının önemli parçalarıdır. Kısaca inceleyecek olursak:

    13’ler Kraliyet Konseyi
    ingiliz derin devletinin bir parçası olarak dünyayı yönetenler arasında, “13’ler Kraliyet Konseyi” denen dünyanın en zengin ve güçlü aileleri bulunmaktadır. Bu konsey, konumu gereği kimi zaman 300’ler Komitesi’ne dahi emir vermekte ve dünyada gelişen olayları masa başında şekillendirmektedir.

    Illuminati, aslında 13 ailenin referans ismidir. Tabi ki, onların soyları da buna dahildir. Kimse bu 13 ailenin yetkilerini ve sınırlarını sorgulayamamaktadır. Bu aileler, aynı zamanda birçok gizli teşkilatın ve devlet bürokrasilerinin de üst düzey üyeleridir.

    Doların da üzerinde bulunan 13 kademeli piramit, dünyaya hakim olmak isteyen güçlerin teşkilat şemasıdır. Bu işareti Illuminatlar (Illuminatiye bağlı olanlar), 1 Mayıs 1776 yılında sembol olarak almışlardır. Bu tarihe atıfta bulunmak için de piramidin en alt katına (1 dolar üzerinde) MDCCLXXVI (1776) tarihini atmışlardır. Pek çokları bu tarihin, bağımsızlığı simgeleyen bir tarih olduğunu zannetmektedir. işte bu piramidin zirvesinde kendi deyimleriyle “Evrenin Ulu Mimarı”nın gözü vardır. Altında ise sırasıyla 13’ler Meclisi, 33’ler Meclisi, 300’ler Komitesi simgesel olarak yer almaktadır. Hiç kimse bunların kimlerden oluştuğunu gerçekte bilmemektedir.

    Doların üzerindeki 13 kademeli piramit, dünyaya hakim olan güçlerin teşkilat şemasıdır. Piramidin zirvesinde “Evrenin Ulu Mimarı”nın gözü sembolize edilmiştir.
    ···
  13. 138.
    0
    Komünizm Karşıtı ABD’nin Sosyalist Lideri

    iki dönem boyunca ABD başkanı olarak görev yapmış olan Obama, ilk seçildiğinde savaş karşıtı politikalarıyla gündeme gelmiş ilk siyahi başkan olması ve özellikle ailesinin Müslüman kimliğe sahip olması nedeniyle hem savaş karşıtları nezdinde hem de dindarlar çerçevesinde büyük bir destek görmüştü. Obama şu an görevini devretmiştir. Fakat Obama’nın, ABD askerlerini Ortadoğu’dan çekme vaatlerinin zemin bulmadığı, Guantanamo’nun kapatılmadığı ve ABD’nin hava gücü ile Ortadoğu’ya halen müdahil olduğu bir gerçektir. Burada üzerinde durulması gereken, Obama’nın, başlarda ön plana çıkmamış olan sosyalist-komünist kişiliğidir.

    Obama’nın senatör koltuğu kazanmasının ardından Amerikan Komünist Partisi’nin resmi açıklaması şu şekilde olmuştur: “Bu politik bağımsızlık alanında tarihi bir başarıdır”. Obama’nın başkanlık seçimlerini kazandığının ilan edilmesiyle söz konusu partinin internet sitesinde, “Partimiz birinci seçimde Obama’yı aktif olarak desteklemiştir” yazılmıştır. Nitekim Komünist Parti lideri John Bachtell 2015 yılında Obama’nın ilk başkanlık yarışında kendisine tüm eyaletlerde destek verdiklerini açıklamıştır.

    2004 yılında Obama Iowa Demokrat Parti adaylığı için seçimleri kazandığında, Komünist Parti haftalık gazetesinde yayınlanan kutlama metninde şunlar yazılmıştır: “Bu zafer ilerici bir adımdan da öte, bir diyalektik sıçramadır. Marks eserlerinde defalarca bu sıçramaların bir devrimsel köstebek tarafından yapılabileceğini yazmıştır. Öyle ki bu köstebek çoğu zaman öyle derinlerde ilerler ki hareketi asla yüzeydekileri ele vermez.”41

    Obama, gençliğinde komünist grupların sempatizanı olarak konferanslara katıldığını, hayatını anlatan bir kitap için verdiği röportajda David Mendel’e anlatmıştır.

    Obama’ya başkanlık yarışında destek verenler hep komünist ve Marksist geçmişi olan kimselerdir. Örneğin Obama’nın senatör seçilmesi için destek kampanyasını başlatan ve yöneten Bill Ayers ve Bernardine Dorhn, Vietnam Savaşı döneminin en radikal iki Marksistidir. Obama’yı siyasete sokan ve siyasette akıl hocası olarak bilinen Alice Palmer, Sovyetler döneminde Sovyetler’e girmesine ve 27. Komünist Kongre’ye katılmasına izin verilen ilk siyahi Amerikalı gazetecidir. Obama’nın en yakın danışmanları olan Valerie Jarrett ve David Axelrod’un aileleri komünisttir. Obama’nın bağlı olduğu kilise, neo-Marksist Liberteryen teolojiyi takip eden kilise olarak bilinmektedir. Bu kilisenin rahiplerinden ve Obama’nın akıl hocalarından biri olan Addie Wyatt, Amerikan Komünist Partisi üyelerinden biridir.

    Obama’nın uyguladığı ekonomik program da Marksist-Leninist ekonomik programı olarak nitelendirilmektedir.
    Tümünü Göster
    ···
  14. 139.
    0
    Hedef “Komünist ABD”

    ingiliz derin devletinin, tüm dünyayı olduğu gibi ABD’yi ele geçirmiş olduğunu genel hatlarıyla gördük. Yukarıda bahsini ettiğimiz Amerikan başkanlarının derin devlet ile ilgili sözleri de bunu teyit eder niteliktedir. ingiliz derin devletinin Amerika hakimiyetine ilerleyen bölümlerde detaylı olarak değinilecektir.

    Burada belirtilmesi gereken, 300’ler Komitesi ve bunun gibi ingiliz derin devletinin idaresi altındaki komiteler tarafından ABD’nin “komünistleştirilme” çabasıdır. Bu çaba, geçmişten bugüne kadar devam etmiş ve gizli bir sosyalist olan Obama’nın iki dönem başkanlığıyla oldukça ileri bir seviyeye ulaşmıştır.

    300’ler Komitesi’nin organizasyon yapısı, ingiltere’nin eski ticari kuruluşu olup zaman içinde Doğu Hindistan Şirketi ve ingiliz Doğu Hindistan Şirketi’ne dönüşen firma yapılanmasına tıpatıp benzemektedir. Bu gizli örgüt daima Amerika’yı sosyalist-komünist bir devlet haline getirmeyi amaçlamıştır. Burada amaç bellidir: Amerika’da komünist düzeni hakim kıldıktan ve ABD üzerinde ingiliz idaresini kurduktan sonra diğer çağdaş ülkeleri denetim altına almak oldukça kolaylaşacaktır.39

    ingiliz Doğu Hindistan Şirketi, komünizmi bir sistem olarak dünyaya yerleştiren derin devlet kurumudur. Komünizmin böylesine yerleşik bir hal alması ve pek çok ülkede yaşam bulması söz konusu kurumun faaliyetleri sonucu gerçekleşmiştir. ingiliz derin devletine göre Amerika’da da bu sistemin yerleşik kılınması gerekmektedir. Çünkü ABD, mutlaka kendi köklerine dönmeli ve ingiliz hakimiyeti altına girmelidir. Bunun için öncelikle eyalet ve federal anayasaların ortadan kaldırılması gerekmektedir. ingiliz derin devletinin çabası uzun zamandır bu yöndedir.

    Dr. John Coleman, yaptığı araştırmalar sonucunda, ingiliz Doğu Hindistan Şirketi ve 300’ler Komitesi’ne bağlı olan Pasifik ilişkileri Enstitüsü’nün, 7 Aralık 1941 yılında Japonlarca gerçekleştirilen Pearl Harbour saldırısını finanse ettiğini belirtmektedir.40 Bilindiği gibi Pearl Harbour saldırısı ABD’yi, ingiltere’nin yanında II. Dünya Savaşı’na girmeye mecbur kılmıştır. Bu saldırı, ABD’nin ingiltere ile müttefik olarak savaşa girmesini isteyen Roosevelt için önemli bir koz olmuştur. Ayrıca bu saldırı sonrası, ingiltere tarafından uzun zamandır yapılan “Almanya’nın ABD’yi işgal etmek istediğine” yönelik propaganda çok geniş kitlelere yaygınlaştırılabilmiştir. Böylece ABD’nin savaşa katılması için tüm sebepler suni olarak oluşturulabilmiştir.

    Pearl Harbour saldırısından Roosevelt’in bir ay öncesinden beri haberinin olduğu gizli bilgiler arasındadır. Bu saldırı sonrasında Japonların yeni saldırılar planladığına dair iddialar ayyuka çıkmış ve bu iddialar, yüzbinlerce kişinin yaşdıbını yitirdiği Tokyo bombardımanı ve iki atom bombası faciasını beraberinde getirmiştir. Amerika’nın savaştaki bu “desteği”, ingilizlerin içinde bulunduğu ittifakın savaşı kazanmasını sağlamıştır.

    Görülebildiği gibi Amerika, geçmişten beri ingiliz derin devletinin hegemonyasında hareket etmek zorunda kalmış bir güçtür. Amerika’nın komünistleştirilmesi planı da geçmişten beri ingiliz derin devletinin gündeminde olan ve sistematik olarak uygulanan bir plandır. Aslında Amerika üzerinde geliştirilen bu politika zaman içinde kendisini çok daha açık şekilde göstermiştir. Önce ABD’nin anti-komünist kimliği ön plana çıkarılmış ve ABD, bu uğurda Kore ve Vietnam’da savaşmayı dahi göze almıştır. Bu, yine bir derin devlet planıdır ve dünyanın emperyalist gücünün kati ve kesin olarak komünizme karşı olduğunu vurgulamak için gösterilmiş bir çabadır. Fakat bütün bunlar olurken, ABD’yi komünizme doğru zütüren aşamaların hepsi teker teker yerine getirilmiş ve bugün ABD, komünizm belasına her zamankinden daha fazla yaklaşmıştır.
    Tümünü Göster
    ···
  15. 140.
    0
    2. Bölüm: I. DÜNYA SAVAŞI VE iNGiLiZ DERiN DEVLETi

    I. Dünya Savaşı’na Doğru Giden Süreç

    I. Dünya Savaşı öncesi ingiliz derin devleti, Osmanlı üzerindeki baskı ve tehditlerini artırarak eskisinin aksine gerilimi tırmandırma politikaları izlemeye başladı. Türk düşmanlığı ile ünlü ingiltere Başbakanı Lord Salisbury, yakın çevresi içinde, sık sık Türk topraklarının paylaşılması gerektiğinden söz ediyordu. Osmanlı Devleti’ni kendince “yaşamak için çok çürük” olarak tanımlıyor ve ülkenin, başta ingiltere olmak üzere büyük devletler tarafından paylaşılmasını teklif ediyordu.

    Lord Salisbury’nin Sadrazam Sait Paşa’ya 28 Haziran 1895’de gönderdiği mektup tehditlerle doluydu:

    Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu çok büyük tehlikeye dikkati çekerim. iktidara geldiğim günden beri ingiltere’de kamuoyunun Osmanlı Devleti aleyhine döndüğünü hayretle görüyorum. Bu devletin devam etmeyeceğine dair kanaat günden güne artmaktadır.51

    20. yüzyılın başından itibaren ingiliz derin devleti, savaşa giden yolda düşman ve müttefiklerini savaş sonrası hesaplarına göre yeniden düzenledi. Artık rakibi eskisi gibi Rusya değil, Almanya’ydı. Osmanlı Devleti ile de yakınlaşmaya girmekten titizlikle kaçınıyor ve pasif bir politika izliyordu. ingiliz Kralı 7. Edward’la, Rus Çarı II. Nikola, 8-9 Haziran 1908’de Reval’da buluştular ve burada bir antlaşma imzaladılar. Tüm bunlar, Salisbury’nin, Sadrazam Sait Paşa’ya gönderdiği mektupta yer alan “Eğer ingiltere, Rusya ile ittifak yaparsa Osmanlı Devleti sona erer” tehdidinin hayata geçirildiğini gösteriyordu.

    ingiliz derin devletinin tüm bu savaş öncesi stratejileri, savaş sırasında yanında ve karşısında yer alacakları önceden netleştirmeye yönelikti. Geriye yalnızca savaşı başlatmaya yarayacak göstermelik nedenleri kurgulamak kalıyordu.
    ···
  16. 141.
    0
    ingiliz Derin Devletinin Osmanlı’yı Parçalama Stratejisi

    ingiliz derin devleti, Avrupa’daki ülkeler ve imparatorluklar arasındaki gerilimleri, sinsi taktiklerle, günden güne tırmandırarak, küçük bir kıvılcımla dev bir savaşın patlak vereceği bir ortam hazırladı. ingiliz derin devleti en sonunda kiralık bir katilin düzenlediği hain bir suikastla I. Dünya Savaşı’nı başlattı.

    Osmanlı Devleti, en başından itibaren böyle bir savaştan itilaf Devletleri’nin galip çıkacağını öngörüyordu. Bu nedenle, ısrarla ve birçok girişimlerde bulunarak ingiltere, Fransa ve Rusya’yla uzlaşmaya, onların tarafında yer almaya büyük gayret gösterdi. Dönemin Osmanlı Hükümeti, Enver, Talat ve Cemal Paşa’lar vasıtasıyla bu ülkelerle birçok temas kurdu. Ancak, ingiltere’nin zaten bu savaşı çıkarmadaki en büyük amaçlarından biri Osmanlı topraklarını ele geçirmek olduğu için bu çabalar karşılıksız kaldı. ingiltere, Osmanlı’nın ittifak veya saldırmazlık paktı tekliflerini her seferinde reddetti.

    Osmanlı yönetimi de başka seçenek kalmayınca, tam da ingiliz derin devletinin planladığı gibi Almanlarla ittifak kurarak, Almanya yanında savaşa girmek zorunda kaldı. Osmanlı Devleti savaşa girer girmez, ingiliz derin devleti hiç vakit kaybetmeden Osmanlı Devleti’ni parçalama politikasına başladı. ingiltere, Osmanlı Devleti’ne savaş açmadan sadece iki gün önce, 3 Kasım 1914’te Kuveyt’i himayesine aldığını ilan etti. 5 Kasım’da da Kıbrıs’ı ilhak ettiğini ve 18-19 Aralık’ta ise Mısır üzerine himaye kurduğunu açıkladı. Bu sayede Akdeniz ve Mısır’daki egemenliğini pekiştirdiği gibi Ortadoğu’ya giden deniz yolunun denetimini de sağlayabilecekti.

    Bu süreç devam ederken ingiliz derin devleti, Osmanlı’yı içten çökertmek amacıyla, Osmanlı’ya bağlı Hintlileri, Arapları ve diğer azınlıkları, merkezi yönetime karşı kışkırtma politikaları izliyordu. Bu sayede, Osmanlı’nın parçalanmasının hızlı, pratik ve kendisi açısından minimum kayıpla gerçekleşmesini amaçlıyordu.

    Derin devlet elemanları bu şekilde, ulusçuluk propagandasını tebaalara yayarak bölgesel isyan ve ayrılıkları körüklediler. Bu propagandada en büyük hedef, Halife’nin “Cihad-ı Ekber” (Büyük Savaş) ilanıyla Osmanlı bayrağı altında birleşebilecek olan Hintli ve Arap topluluklarını durdurabilmek, muhtemel bir islam ordusunun oluşmasını engelleyebilmekti. Arapları Osmanlı’ya ve Halife’nin “Cihad-ı Ekber” ilanına karşı kışkırtmak için ingiliz derin devleti, Albay T. E. Lawrence ve Gertrude Bell gibi dönemin ünlü derin devlet ajanlarını kullandılar.

    ingiliz derin devleti, 30 Nisan 1915’te, Yemen’in Sabya şeyhi Şeyh Seyyid’le, 26 Aralık’ta Suudi Şeyhi Abdulaziz ibni Suud’la, 3 Kasım 1916’da da Katar Şeyhi’yle antlaşmalar yaptı. Bunun sonucunda, Osmanlı Devleti’nin 23 Kasım 1914’te ilan ettiği “Cihad-ı Ekber” ilanı da, ingiliz derin devletinin Araplar üzerindeki bu bölücü faaliyeti nedeniyle etkisiz kaldı.

    ingilizlerin, Cihad-ı Ekber ilanını, Müslüman topluluklara geçersiz göstermek için öne sürdüğü mantıklar da son derece sinsi ve bölücü bir zihniyetin eseriydi. 4 Haziran 1915’te Cidde açıklarına gelen bir ingiliz kruvazörü tarafından dağıtılan ve söz konusu şeytani mantıkların yer aldığı beyannamede şu iddialar yer alıyordu:

    ◉ Osmanlı’nın, Hıristiyan bir ülkeyle (Almanya) ittifak yaptığı için ilanın geçersiz olduğu,

    ◉ Almanya’nın, içinde bulunduğu güç durumdan istifade ederek Türk Hükümeti’ni para ve vaatlerle aldatıp yanlış bir savaşa soktuğu,

    ◉ Almanların, ingilizlerin uyruğundaki milyonlarca Müslümanı, baş düşmanı olan ingilizlere karşı kışkırtmak amacıyla Osmanlı’ya cihat ilanı verdirttiği,

    ◉ Böyle bir cihada katılacakların, Almanya’nın çıkarları uğruna kendilerini feda edecekleri,

    ◉ ingiliz, Fransız ve Rus uyruğundaki Müslümanların tümünün, Türklerin izlediği yanlış yola karşı oldukları…

    Bu tür provokasyona dayalı mantık ve argümanlarla, Osmanlı buyruğu altındaki birçok Arap ve Müslüman topluluk, Osmanlı aleyhine döndürülmüş ve Padişah tarafından yapılan cihat ilanına icabet etmeleri engellenmiş oldu. Bu durum, söz konusu azınlıkların, ingiliz derin devleti tarafından daha kolay yönlendirilmelerine ve bulundukları bölgelerde bağımsızlık ilan ederek ayaklanmalarına da sebep oldu. Bu ayaklanmalar yavaş yavaş bu bölgeleri Osmanlı’dan koparacak ve söz konusu toplulukların ingiliz derin devletinin himayesine girmesine neden olacaktı.
    Tümünü Göster
    ···
  17. 142.
    0
    ingilizlerin Unutturmak istediği Türk Zaferi: Kut’ül Amare

    Kut’ül Amare yenilgisi, ingilizlerin I. Dünya Savaşı’nda Çanakkale’den sonra uğradıkları ikinci büyük bozgundur. Kut-ül Amare zaferinin kazanılmasında özellikle Kürt aşiretlerin, bir kısım Arap aşiretlerinin ve hatta Şii Arap aşiretlerinin önemli rolü olmuştur. Önemli Şii aileleri Osmanlı’yla ortak hareket etmişlerdir.

    Büyük hayallerle ve çetin kuvvetlerle Çanakkale’yi işgale kalkışan ingilizler, bir yandan da diğer Osmanlı topraklarını adım adım işgal etme planları peşindeydi. Ancak, Çanakkale’de aldıkları ağır yenilgiden sonra ağırlıklı olarak Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Irak cephelerine kuvvet kaydırarak bölgenin kalbi olan Bağdat’ı ele geçirme harekatına giriştiler.

    Bu amaçla, 1914’te Basra’yı işgal ederek Irak cephesini açmış olan ingiliz birlikleri 24 Temmuz 1915 günü General Townshend komutasında Bağdat’a doğru ilerlemeye başladı. Bu ilerleyiş karşısında Irak Umum Kumandanı Nurettin Bey komutasındaki birlikler 28 Eylül 1915 tarihinde Kut’ül Amare bölgesine çekildi ve peşlerinden gelen ingiliz birlikleri Kut şehrini işgal etti.

    Ardından ingiliz birlikleri yeniden Bağdat üzerine iki koldan ilerlemeye başladı. Bu birlikler Selmanpak’ta Nurettin Bey komutasındaki birlikler tarafından durduruldu. ingilizler tekrar Kut’ül Amare’ye geri çekilmek zorunda kaldı. Karşı saldırıya geçen Osmanlı birlikleri 5 Aralık günü Kut’ül Amare önlerine geldi. Aralık ayı boyunca Kut’ül Amare’de sıkıştırılan ingiliz birlikleri şiddetli çarpışmalar sonrasında kuşatılarak çember içine alındı.

    Kuşatmayı yarmak için ingiliz birlikleri zaman zaman takviye aldılarsa da başarılı olamadılar. Nehirlerden yapılan cephane ve yiyecek yardımı yeterli olmadığından şehirde sıkışıp kalan ingiliz ordusu, hem saldırı esnasında hem de açlık ve hastalıktan dolayı büyük kayıplar verdi. ingilizler Mart başında tekrar taarruza geçtiler. 8 Mart 1916’da ingilizler, Sabis (Dujaila) mevkiinde, Miralay (Albay) Ali ihsan Bey (Sabis) komutasındaki 13. Kolordu’ya hücum ettilerse de, Sabis Meydan Muharebesi olarak da tarihe geçen çatışmalarda 3.500 asker kaybederek geri çekildiler.

    22 Nisan günü, ingiliz birlikleri General Townshend komutasında 5 bin kişilik bir birlikle hücuma geçtiler, ancak bundan da bir sonuç alamadılar ve 3 bin kişilik bir kayıp vererek geri çekildiler. Bütün bunlar olup biterken ingiliz derin devleti elemanları her türlü yolu deniyor ve hayasızca kuşatmanın kaldırılması için Halil Paşa’ya rüşvet teklif ediyorlardı. Zira kuşatma biraz daha devam ederse, zaten bitik ve perişan durumda olan ingiliz ordusu tümüyle yok olmaktan kurtulamayacaktı.

    2 Aralık 2015 tarihli The Telegraph’ın internet sitesinde yer alan bir makalede Patrick Sawer, o dönemde Kut ül Amare’de savaşmış ve Türklere esir düşmüş Teğmen Henry Curtis Gallup’un günlüklerinden notlar aktarmaktadır. Yazının başında Patrick Sawer, I. Dünya Savaşı’nda ingilizlerin, birçok Osmanlı toprağı gibi Irak’ı da işgal etme amacında olduklarını belirtmektedir. Sawer, ingiliz derin devletinin sinsi ve ikiyüzlü politikasını ve bunun sonuçlarını şu sözlerle açıklamıştır:

    Petrolü koruma altına alma ve Irak’ı Türklerden özgürleştirme misyonuyla başlayan şey, Britanyalı ve Hintli askerlerin esarette ölmeleriyle birlikte kepazelikle sonuçlandı.85

    Bu ifadeden de anlaşılabildiği gibi, ingiliz derin devleti, tarihin her döneminde entrika ve hilelere başvurarak masum halkı kandırmakta ve kapsamlı savaşlar çıkarmaktan çekinmemektedir. O dönemde, milletleri kan ve ateş denizinde boğarak 9 milyon ölü, 30 milyon kayıp, sakat ve yaralının ortaya çıkmasına yol açan ingiliz derin devletinin zihniyetinde bugün de değişen bir şey yoktur. Bugün, özellikle Ortadoğu’da, ülkeleri KORUMAK, buraları ÖZGÜRLEŞTiRiP, onları barış ve demokrasiyle tanıştırmak iddiasıyla milyonlarca masum Müslümanı, başlarına bombalar yağdırarak şehit eden, on milyonlarcasını da dul, yetim, öksüz, mülteci, hasta, sakat ve yaralı haline getiren “üst-akıl”, ingiliz derin devletidir.

    Makalede, Teğmen Henry Curtis Gallup’un günlüklerinden yola çıkarak, ingilizlerin Kut’ül Amare hezimetleri ile ilgili şu bilgiler aktarılmaktadır:

    (Kut ül Amare) Açlıktan ölmek üzere oldukları için kendi atlarını yemeye mecbur kalan birlikleriyle ve uğursuz bir kurtarma girişimi sırasında ölen daha binlercesiyle, Britanya Ordusu’nun en kötü bozgunlarından biridir.86

    Yazıda, ingiliz derin devletinin sinsi yöntemlerinden biri olan Müslümanı Müslümana kırdırma taktiği de açıkça gün ışığına çıkmaktadır:
    Gallup’un günlükleri, aralıksız Türk saldırılarının ve askerlerin dayanmaya çalıştığı yıldırıcı şartların, tükenmiş ingiliz güçlerini nasıl çökerttiğini detaylı anlatır. 1915 Aralık itibariyle yiyecek tedarikleri aşırı derecede azalmıştı ve açlıktan ölme ihtimali belirmeye başlıyordu – askerler kendi atlarını yemek zorunda kalmışlardı. Etrafı kuşatılmış birlikleri kurtarma çabaları felaketle sonuçlandı. ingilizler tarafından sevk edilen Hint bölükleri, Türkler tarafından durduruldu ve 23 bin Hintli kayıp verildi.87

    ingilizlerin Hintli kayıp olarak bahsettikleri askerlerin tümü Hintli Müslümanlardır. Görüldüğü gibi ingilizler, zorlu savaş koşullarında kendi askerlerini riske atmayıp silah zoruyla ordularına kattıkları, bir şeyden habersiz sömürge haline getirdikleri Müslüman halklarını kullanmışlardır. işte Kut’ül Amare’de de Müslüman Türk kardeşlerinin üzerine saldırtılan on binlerce Hintli Müslüman, ingiliz derin devletinin bu acımasız ve alçakça yöntemi yüzünden hayatını kaybetmiştir.

    Sonunda hiçbir çıkış yollarının kalmadığını anlayan ingilizler, 6 ay süren bir kuşatma sonucunda 29 Nisan günü Osmanlı ordusuna teslim oldu. Tüm cephelerde duyurulan bu tarihi zafer, Türk askerlerinde büyük bir moral kaynağı olurken Avrupa’da da büyük bir şok etkisi yaptı. ingiliz gazeteleri, Osmanlı’nın zaferini manşetten verirken, ingilizler için de “Çanakkale’den sonra en büyük hezimet” değerlendirmesini yaptılar.

    Bu yenilgi ingiliz basınında ve kamuoyunda çok büyük bir infial uyandırdı. ingiliz tarihçisi James Morris, Kut yenilgisini, “Britanya (ingiltere) askeri tarihindeki en aşağılık şartlı teslimi” olarak tanımlar.
    Tümünü Göster
    ···
  18. 143.
    0
    Mısır Seydibeşir Esir Kampında ingilizlerin Kasten Kör Ettiği Türk Esirler

    Osmanlı Devleti, I. Dünya Savaşı’nda pek çok cephede savaşa girmiş ve bu cephelerde çok sayıda Türk askeri ingilizlere esir düşmüştü. ingilizlerin Türk esirleri tuttuğu kamplardan biri de Mısır’da, iskenderiye şehrinin 15 km kuzeydoğusundaki, tam adı “Seydibeşir Kuveysna Dört Numaralı Osmanlı Üserayı Harbiye Kampı” olan Seydibeşir Kampı’ydı.

    Kamp Komutanı ingiliz Yarbay Coates idi. Kamptaki esirlerin sağlığıyla Doktor Yüzbaşı Gillespie yönetimindeki bir Ermeni doktor ile bir ingiliz onbaşı ve 5 ingiliz hemşire ilgileniyordu.

    Bu kampta, 1918’de Filistin Cephesi’nde esir düşen 16. Tümen’in 48. Alayı’na bağlı Osmanlı askerleri tutuluyordu. Bu askerler, 12 Haziran 1920’ye kadar ingilizler tarafından iki yıl boyunca her türlü işkence, eziyet, ağır hakaret ve aşağılamaya maruz kaldılar.

    Bir kaynakta, bu kampta esir tutulan Türk askerlerinin, ingilizlerin insanlık dışı uygulamaları sonucunda eziyet gördükleri ve şehit düştükleri şöyle anlatılır:

    1 Ağustos 1919’dan itibaren ingilizler bütün Osmanlı esirlerine at ve katır eti vermeye başlamışlardı. Ağustos’un o müthiş sıcağında Mısır gibi son derece sıcak bir muhitte kokmuş at ve katır eti yemek mecburiyetinde kalmış olan zavallı askerlerimizin birçoğu bu yüzden dizanteriye ve bazıları da bir çeşit uyuza benzeyen ve ingiliz doktorları tarafından Pellegra diye adlandırılmış olan müthiş bir illete yakalanarak can vermişlerdir.79

    Kamptaki esir Türk askerlerine uygulanan vahşet yalnızca bununla sınırlı değildi. Tarihi kaynaklarda ingilizlerin bu kampta I. Dünya Savaşı’nda esir aldıkları Türk askerlerinin 15 bine yakın bir kısmını kasten kör ettikleri yer almaktadır. Bu akıl almaz vahşet, başta TBMM olmak üzere, Türk kamuoyunda 1919, 1920 ve 1921 yıllarında önemli bir gündem konusu olmuştu.

    Söz konusu iddiaların dayandığı iki önemli belge vardır. Bunlardan birincisi, 28 Haziran 1921 tarihli TBMM hükümet kararıdır. Kararda TBMM Başkanı olarak Mustafa Kemal Paşa’nın ve 11 bakanın imzaları yer almaktadır. Kararda şu ifadeler geçmektedir:

    Malta’da mevkuf (tutuklu) bulunanlar ile Mısır’da on beş bin esiri kasten malûl (sakat) bırakan ingiliz tabipleriyle garnizon kumandan ve zabitleri hakkında Edirne Mebusu Şeref ve Faik beyler tarafından verilip, icra Vekilleri Heyeti’ne tevdi ve tensip edilen (sunulan) ve Büyük Millet Meclisi Riyaseti Celilesi’nin 29.5.337 tarihli ve zabıt ve kavanin (kanun) kalemi 354/706 numaralı tezkere ile mürsel (gönderilmiş) takrir icra vekilleri heyetinin 28.6.337 tarihli içtimaında kıraat olunarak (okunarak) lazım gelen bu mütalaati fenniye (bilimsel araştırmaları) dermeyanı (ortaya konduğu) zımnında (için) Sıhhiye (sağlık) ve teşebbüsatı (girişimler) siyasiyede bulunmak üzere Hariciye Vekaleti’ne (Dışişleri Bakanlığına) takrir (önerge) sureti musaddakasının (onaylı sureti) lefiyle (ilişikte) işarı karagir olmuştur (bildirilmiştir). 28 Haziran 1337.80

    Bu belge, TBMM Hükümeti’nin, Mısır’daki esir kamplarında 15 bin esiri kasten sakat bırakan ingiliz doktorlarıyla, garnizon kumandan ve zabitleri hakkında siyasi takibatın başlatılmasına dair karardır. Diğer bir belge ise, Meclis’in 28 Mayıs 1921 Cumartesi günü yapılan 37. oturumunda Edirne milletvekilleri Faik ve Şeref beylerin verdikleri yazılı önergedir. Bu önergenin son kısmında Mısır’daki kamplarda “kasten kör edilen” Türk esirlerinden şöyle bahsedilmektedir:

    Mısır’da bilintizam (kasten), ingiliz’in tathirat-ı fenniye (ilaçla temizleme) bahanesiyle miktar-ı muayenininden (yeterli miktardan) fazla ‘krîzol’ banyosuna sokarak gözlerini kör ettikleri 15 bin vatan evlâdının üzerinde irtikab edilen (yapılan) bu cinayetin müteammit (önceden tasarlayan) failleri olan ingiliz tabipleriyle garnizon kumandan ve zabitlerinin tecrim (suçlu ilan) edilmesini de ilave eyleriz…81

    Önergenin TBMM’de okunmasından sonra söz alan Mehmet Şeref Bey şu vahim gerçekleri açıklamıştır:

    … Anadolu’nun, Rumeli’nin; bu vatanın namusunu müdafaa eden ve bu vatan için çarpışan çocukları, ingiliz eline esir düştükleri zaman doğrudan doğruya Mısır’a sevk edilmişlerdi. Bunları mahsus izhar edilmiş (özel hazırlanmış) bir formüle, muzadı (karşıt) taaffün (kokuşmuş) maddeler içlerine, boyunlarına kadar sokuyorlardı… Fakat Türk çocuğu oraya girince, bir ingiliz neferi (eri) başına dikiliyor ve süngüsünü uzatınca, zavallı yavrucak, başını içeri çekiyor ve iki gözü kör oluyordu. ingilizler böylece 15 bin Türk’ün gözünü çıkarmışlardır…82

    Milli Mücadele’nin başlarında, Mısır’daki Türk esirlerinin ingilizlerce kasten kör edildiği haberi, hem istanbul hem de Anadolu basınında yoğun biçimde yer almıştır. Konya halkı bu olaya büyük tepki gösterir. Konya’da yayınlanan Öğüt Gazetesi, bu olayı sarsıcı ve çarpıcı başlıklarla halka duyurur.

    Bunun üzerine, Anadolu’nun diğer yerlerinde de ciddi bir ingiliz nefreti ve karşıtlığı gelişir. Çok geçmeden, istanbul’daki itilaf Devletleri komutanlarından ingiliz Generali Milne’nin emriyle, Konya’daki Öğüt Gazetesi’nin kör edilen esirler konusundaki yayınları durdurulur. Sadece yayın durdurmakla da kalınmaz gazete de kapatılır.

    Bunun üzerine olayla bizzat Ankara’ya yeni gelen ve burada Milli Mücadele’yi örgütleyen Mustafa Kemal Paşa ilgilenir. Öğüt Gazetesi’nin kapatılma olayını ve sebebini öğrenir öğrenmez Konya Valiliğine, Heyet-i Temsiliye adına bir telgraf çeker. Telgrafta, ingilizler tarafından Türk basınına yapılan baskı ve saldırıları kınayarak, bu girişimin halk tarafından yapılacak bir miting ile şiddetle protesto edilmesinin gerekliliğini beyan eder.83

    Bir başka tarihi kaynakta da, Gaziantepli eski Defter-i Hakanı (Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü) memurlarından Eyüp Sabri Bey’in Ankara’da, 1922 yılında, “Bir Esirin Hatıraları” adıyla yayımlanan kitabında, Mısır’daki hastanelerde ingilizlerin gözetiminde Türk esirlerine yapılan zulüm ve işkenceler etraflıca anlatılmıştır. Eyüp Sabri Bey, Mısır’da ingilizlerin denetimindeki Heliopolis kampında kaldığı sırada bizzat yaşadığı olayları anlattığı bir bölümde, Türk esirlerini “kasten kör etme” vakalarını şöyle aktarmaktadır:

    Lâkin bunlara (hastanedeki doktorlara) fevkalade yüz ve selâhiyet (yetki) verilmiş olduğundan, mel’unlar hareketlerinde serbest kalmışlar ve arzuları veçhile (istedikleri gibi) biçare ve masum evlatlarımızın, yani taht-ı esarette bulunan bu bigünah (günahsız) askerlerimizin, bağırta bağırta gözlerini oymuşlardır. Bu cinayetlerin mesuliyeti kime ait olacaktır? Faillerine olmakla beraber, müsebbibi (sebep olanı) olmak itibarıyla bittab (elbette) bütün ingiliz Hükümetine ait olacağını her vicdan takdir edecektir.

    Abbasiye hastanesinde… tabiplerin, ellerinde miller ve kolları dirseklerine kadar sıvalı olduğu halde sabahtan akşama kadar işleri güçleri Türk askerlerine ameliyat yapmak ve onların gözlerini çıkarmak olmuştur. Birçok Mısırlı dindaşlarımızın ve umum üseranın (halktan esirlerin) ifadelerine nazaran bu göz ameliyatı evvelce de vuku bulur ise de, mütarekeden biraz evvel bilhassa sonra, ingilizlere galibiyet gururu geldikten sonra pek ziyade ilerlemiş olduğu anlaşıldığı gibi, bizim oraya gittiğimiz zamanlarda şiddetle devam etmekte olduğu bizzat müşahede edilmiştir.84

    Türklere karşı uygulanan bu zulüm ve vahşet örnekleri ingiliz derin devletinin deccaliyetin kalesi olduğunun önemli göstergelerinden biridir. Bu zulümler Türk kamuoyunda ve hükümetinde çok büyük öfke ve tepki doğurmakla birlikte, o tarihlerde tüm güç ve imkanlar devletin ve milletin bekasına seferber edildiğinden bu rezaletlerin üzerine gitme fırsatı olmamıştır.

    Sonuçta da bu zulümler ne acıdır ki, ingiliz derin devletinin tarih boyunca işlediği tüm diğer suçlarda olduğu gibi zaman içinde örtbas edilmiş, yalanlanmış ve tarihin tozlu sayfaları arasında yerini almıştır.

    Lozan Barış Görüşmeleri’nde, esir mübadelesi konusu görüşülmesine rağmen, kasten kör edilen 15 bin Türk esirin durumunun görüşüldüğüne dair bir belge bulunmamaktadır. Bu durum, ingiliz derin devletinin gerçek yüzünü gizleme adına ne tür entrika, baskı ve tehdit yöntemleri kullanabileceği hakkında önemli bir fikir vermektedir.
    Tümünü Göster
    ···
  19. 144.
    0
    Churchill’in Çanakkale’de Türklere Karşı Zehirli Gaz Kullanma Planı

    Churchill’in notlarının yer aldığı “Churchill Archives Centre”dan (Churchill Arşiv Merkezi) edinilen belgelere göre, dönemin Savaş Bakanı Churchill, Türklerin “insan değil, barbar olduklarını ve bu nedenle de üzerlerinde zehirli gaz kullanılabileceğini” hezeyanını savunmaktadır. Kendisine muhalefet eden Kraliyet Hava Kuvvetleri’ne yazdığı ikna mektubunda da “Medeni olamayan barbar kabilelere karşı zehirli gaz kullanabiliriz. Üstelik düşmanın bunu üretme ve kullanma kapasitesi yokken zehirli gaz kullanılmasından yanayım” diyordu. Winston Churchill’in kendisine, bunun bir insanlık suçu olacağını söyleyerek itiraz edenlere cevabı ise “Türklerin insan olmadığı, barbar ve gelişmemiş bir kavim olduğu” yönündeydi.75 (Necip ve saygın Türk milletini tenzih ederiz)

    Churchill’e göre zehirli gaz, ingiltere’nin elinde olan gelişmiş bir silahtı. Churchill açıkça, “Barbar bir kabileye karşı silahlarımızın bütün avantajlarından niçin yararlanmayalım ki?” demekteydi. Arşivlerde yer alan Churchill’in kaleme aldığı savaş komitesi belgesinde ise, Çanakkale’deki ingiliz askerleri için “gaz maskesi istediği” yer almaktadır.

    Churchill Archives Centre, bu belgeyle ilgili açıklamasında şöyle demektedir: “Çanakkale’deki askerler için ilave gaz maskeleri istenmektedir. Bu, Türklere karşı gaz kullanıldığının kanıtıdır…” Ayrıca, Churchill’in bu tavrıyla ingiliz eski başbakanlarından William Ewart Gladstone’un “Türklerin maymunla insan arası medeniyet yıkıcı barbarlar” olduğu yanılgısına da destek verdiği söylenmektedir. (Necip ve saygın Türk milletini tenzih ederiz)

    Dönemin Osmanlı belgelerinde de, ingilizlerin, Çanakkale Savaşı’nda gaz kullandığı detaylı olarak açıklanmaktadır. Osmanlı Hariciye Nezareti (Dışişleri Bakanlığı) “Müttefik ordusunun Çanakkale’de boğucu zehirli gazlar kullandığını” belirtmiş ve ingiltere’den açıklama istemiştir.

    Ünlü yazar Noam Chomsky de, Churchill’in “kimyasal silahlar ve zehirli gazları modern Batı biliminin bir parçası” olarak gördüğünü, Araplar ve Afganlar üzerinde de deneysel amaçlarla bunların kullanılmasını onayladığını ifade etmektedir.76

    BBC’nin internet sitesinde yayınlanan, “Winston Churchill’in kariyerindeki en büyük 10 tutarsızlık” başlıklı makalede de Churchill’in düşmanlarına karşı zehirli kimyasal gaz kullanımını savunduğu şöyle geçmektedir:

    Churchill, özellikle Kürtlere ve Afganlara karşı kimyasal silah kullanılmasını savunması nedeniyle eleştirilmektedir. 1919’da, bakanlık yaptığı dönemde yazdığı bir hatırasında, “gaz kullanımı konusundaki bu çekingenliği bir türlü anlamıyorum” demektedir. “Medenileşmemiş kabilelere karşı zehirli gaz kullanılmasını kuvvetle destekliyorum” diye de devam etmektedir.77

    Makalede, Churchill’in temsilcisi olduğu ingiliz derin devletinin, insanlık dışı, sadist kişiliğini yansıtan şu satırlar da yer almaktadır:

    (Cambridge Üniversitesi’nde araştırma görevlisi ve Winston Churchill ve islam Dünyası kitabının yazarı) Doctker, ‘onun 1. Dünya Savaşı’nda Osmanlı birliklerine karşı hardal gazı kullanılmasını desteklediğini belirtmek de önemlidir’ demektedir.78
    Tümünü Göster
    ···
  20. 145.
    0
    Çanakkale Hezimetinin Baş Aktörü Churchill

    ingiliz emperyalizminin büyük bir savunucusu olan Winston Churchill, I. Dünya Savaşı sırasında Rusların ilk fırsatta istanbul’a inerek Boğazları ele geçireceğini tahmin ediyordu. Bu nedenle, erken davranıp ilk hamleyi yapan kendisi olmak istedi. Böylece istanbul’u fethederek tarihe geçeceğini düşünüyordu.

    Türklerin manevi gücünü göz ardı eden Churchill, modern silahlarla donatılmış güçlü ingiliz zırhlıları Boğaz’da göründüğünde, Türklerin hemen teslim olacağını zannetmişti. Bu büyük hatanın bedelini de, önce denizde, sonra da karada hiç beklemediği bir hezimetle ödedi.

    ingiliz The Guardian gazetesinin internet sitesinde yayınlanan, “Gelibolu’yu hatırlamak: Kanlı kıyımın ortasında yiğitliği onurlandırmak” başlıklı makalenin yazarı Jon Henley, Churchill’den, “Çok kötü planlanmış ve berbat bir biçimde yönetilmiş Gelibolu Seferi’nin ihtiraslı tasarlayıcısı” olarak söz eder. Churchill’in bu boş ihtirasını vurgulayan Henley’in kendisi de çok iyi bilmektedir ki, Çanakkale hezimeti, savaşın kötü yönetilmesinden çok, Mustafa Kemal Atatürk’ün inancı, azmi ve Türk halkının imani şevki nedeniyle gerçekleşmiştir.

    ingiliz ordusunun Çanakkale’de Türklerden aldığı tarihi yenilginin baş sorumlusu Churchill, bu fiyaskonun ardından görevinden istifa etti (Aralık 1915). Lloyd George başbakan olunca, 1917’de Churchill yine bir süreliğine Levazım Bakanlığı’na getirildi ve bazı kesintilerle de olsa politik hayatına devam etti. ilginç olan, sorumlusu olduğu Çanakkale hezimetine rağmen, Churchill’in politikaya geri dönebilmiş olmasıdır. Bunun nedeni de, kendisinin ingiliz derin devletinin sadık bir –ingilizlerin kendi deyimleriyle– “ingiliz Buldogu” olmasından başka bir şey değildir. Nitekim ingiliz derin devletinin başlattığı bir sonraki dünya savaşı sırasında ingiltere’ye baktığımızda, başta yine Churchill’in olduğunu görürüz.

    ingiliz donanmasının ve ordusunun Çanakkale’de ağır yenilgiye uğramasının ardından, Churchill hakkında soruşturmalar açıldı. Çanakkale’den önce, “Beyler korkmayın. Ben şu deniz kıyafetimle Müslümanların merkezi istanbul’da oturacağım, korkmayın” diye böbürlenen Churchill, Çanakkale’den sonra, kendisine yöneltilen suçlamalardan daraldığında şu sözleri söylemişti: “Anlamıyor musunuz? Biz Çanakkale’de Türklerle savaşmadık, Allah ile savaştık. Tabi ki mağlup olduk.”

    Benzer şekilde, Çanakkale Savaşı’nda itilaf Devletlerinin komutanı olan ingiliz General Ian Hamilton da şu ifadeleri sarf etmişti:

    Bizi Türklerin maddi gücü değil, manevi gücü mağlup etmiştir. Çünkü onların atacak barutu bile kalmamıştı. Fakat biz gökten inen güçler ile mücadele ettik. Sanki biz daha buralara gelmeden, akıbetimiz kararlaştırılmıştı ve şimdi de üzerimizde icra ediliyordu.

    Allah yolunda öldürülenleri sakın ‘ölüler’ saymayın.
    Hayır, onlar, Rableri Katında diridirler, rızıklanmaktadırlar.
    (Al-i imran Suresi, 169)
    Tümünü Göster
    ···