1. 51.
    0
    Trablusgarp Savaşı(1911-1912)
    Almanya ile birlikte italya da siyasi birliğini geç tamamlayan devletlerdendi. Yeni kuruldukları için sömürgecilik faaliyetlerine başlamamışlardı. italya gelişen sanayisine ham madde ve pazar arayışına yönelerek sömürgeci bir politika izlemeye başladı. ingiltere ve Fransa gibi devletlerce sömürgeler daha önceden paylaşıldığından italya ancak zayıf devletlerin elindeki toprakları alarak sömürgeler elde edebilirdi. Trablusgarp(Libya), Osmanlı Devleti'nin Kuzey Afrika'daki son toprağıydı. Daha önce ingiltere, Mısır'ı; Fransa Cezayir ve Tunus'u ele geçirmişti. italya, Osmanlı Devleti'nden Trablusgarp ve Bingazi'nin kendisine verilmesini istedi. Bu isteği kabul edilmeyince Osmanlı Devleti'ne savaş açtı(1911).
    Osmanlı Devleti'nin Trablusgarp'a yardım gönderecek kadar güçlü bir donanması yoktu. Mısır, ingilizler tarafından işgal edilmiş olmasından dolayı kara yoluyla da asker gönderemezdi. Ancak; Enver Bey ve Mustafa Kemal gibi bir grup subayı gizlice Trablusgarp'a gönderdi. Bu subaylar yerli halkı italyanlara karşı örgütleyip onlara karşı büyük bir direniş sağladı. italyanlar iç bölgelere giremedi.
    Beklemediği bir dirençle karşılaşan italya, Osmanlı Devleti'ne isteklerini kabul ettirmek amacıyla Ege Denizi'nde yer alan On iki Ada'ya asker çıkardı. Çanakkale Boğazı'nı kapadı.
    Bu durumu fırsat bilen Balkan devletleri, Rusya'nın da kışkırtmasıyla Osmanlı Devleti'ne karşı ittifak kurdular. Balkan devletlerinin savaşı başlatması üzerine italyanlarla Uşi Antlaşması imzalandı(1912).
    Bu Antlaşmayla;
    1. Trablusgarp ve Bingazi, italya'ya bırakıldı. Böylece, Osmanlı Devleti'nin Kuzey Afrika'daki varlığı sona erdi.
    2. Rodos ve On iki Ada Yunan işgali tehlikesine geçici olarak italya'ya bırakıldı.
    Not: italyanlar, Balkan Savaşı sonunda On iki Ada'yı geri vermedi. italya, II.Dünya Savaşı'nda yenilince On iki Ada'yı Yunanistan'a bıraktı(1947).
    Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
    Okunmamış 22-06-2010 #5 (mesaj-linki)
    The Unique Bay-M
    The Unique - avatarı

    TRABLUSGARP SAVAŞI(1911 -1912)
    1911'de Osmanlı - italya arasın­daki Trablusgarp savaşında italya'nın amacı; Yeni hammad­de pazarları aramaktı.(sömürgecilik) .

    * Mustafa Kemal'in ilk askeri başarısı Derne ve Tobruk'tadır 1912'de italyanlara Uşi Antlaşması imzalanmıştır.

    Trablusgarp savaşının sonunda ;

    * Osmanlı imparatorluğu Kuzey Afrika'daki son topraklarını kaybetmiştir. (Trablusgarp ve Bingazi)

    * Akdenizin doğu üstünlüğü ve stratejik değeri olan Ege (on iki) adaları elden çıkmıştır.

    * Doğu Akdenizin güvenliği elden çıktı.

    * italya Trablusgarp'ta başarı sağlayamadı.

    * Ancak Balkan savaşlarından dolayı Osmanlıla­rın durumundan faydalanarak Trablusgarp'ı aldı.

    Not : Kuzey Afrika'da elden çıkan en son toprak Trablusgarptır.
    Tümünü Göster
    ···
  2. 52.
    0
    amk lama 500 oldu flood kes bin
    ···
  3. 53.
    0
    Londra Antlaşması (15 Temmuz 1840):
    Mısır meselesine bir çözüm getirmek üzere ingiltere, Rusya, Avusturya ve Prusya devletleri arasında, Londra’da yapılan antlaşma. Bu antlaşma, o sırada Osmanlı Devletine baş kaldıran Mısır Valisi Mehmed Ali Paşayı, barışa zorlamak maksadı ile yapılmıştı ve daha çok bu devletlerin çıkarlarını ilgilendiriyordu. Antlaşmaya göre Mısır, babadan oğula geçmek üzere, Güney Suriye ve Akka da kayd-ı hayat şartıyla Mehmed Ali Paşaya bırakılıyor ve işgal ettiği diğer yerlerden çıkması isteniyordu. Şâyet on gün içerisinde antlaşma şartlarını yerine getirmezse, Mısır zorla elinden alınacaktı. Mehmed Ali Paşa, Fransa’nın desteğine güvenerek bu teklifi reddetti. Hattâ istanbul üzerine hücum edeceğini bildirdi. Bunun üzerine Osmanlı ve müttefikleri harekete geçti.
    Mehmed Ali Paşa, savunmada kalmayı tercih etti. Oğlu ibrâhim Paşa, Suriye sınırı ile Suriye kıyılarını savunmak için ordusunu incin tutmak zorunda kaldı. Bu arada Lübnan halkı, Mehmed Ali Paşaya karşı ayaklandı. 11 Ağustos 1840’ta izzet Mehmed Paşa komutasındaki Osmanlı, ingiliz ve Avusturya Harp gemilerinden meydana gelen filo, Beyrut önlerinde Mısır gemilerini yakıp Beyrut’u topa tuttu. Bir ay sonra Beyrut, Sayda ve Sur şehirleri, müttefiklere teslim oldu. Kasım’da da Akka kurtarıldı. Mısır ordusu için önemli bir üs olan Akka alınınca, Mısır ordusu Suriye’yi tamamen boşaltmak zorunda kaldı. Mehmed Ali Paşa, Fransa’ya güvenmenin boş olduğunu anladı. Direnmekten vazgeçti. 25 Kasım 1840’ta Amiral Nopier komutasında bir ingiliz donanması, iskenderiye önlerine geldi. Mehmed Ali Paşaya, antlaşma teklif etti. Suriye’yi istemekten vazgeçmesi ve Osmanlı donanmasını geri vermesi hâlinde, babadan evlâda geçmek şartıyla, Mısır kendisine bırakılacaktı. Bu teklif kabul edilmediği takdirde, iskenderiye bombardıman edilecekti. Mehmed Ali Paşa, Suriye’yi zaten kaybetmişti. Ordusunun komutanı, oğlu ibrahim Paşadan hiç haber alamıyordu. Fransa’nın yardımından da ümidi kesilmişti. Bu sebeplerle ingiliz amiralinin tekliflerini kabul ederek, antlaşma yaptı.
    Osmanlı Devleti, bu antlaşmadan memnun olmadı. Harbe devam edip Mehmed Ali Paşanın yerine başka bir valinin tayinini istiyordu. ingiltere’nin ısrarı üzerine kabul etti. Neticede, yedi seneden beri süren Osmanlı-Mısır anlaşmazlığı tamamen halledildi. Mehmed Ali Paşa, Suriye’yi kaybetti. Fakat, Mısır’ı da evlâtlarına intikal etmek üzere kazandı

    Londra Konferansı (17 Ocak 1871):
    Osmanlı Devleti, Rusya, ingiltere, Almanya, italya, Avusturya, Fransa arasında imzalanan ve Karadeniz’in tarafsızlığına son veren konferans. Osmanlı Devleti, bu konferansta, Londra’daki elçisi Musurus Paşa tarafından temsil edildi. Uzun süren tartışmalardan sonra, delegeler görüş birliğine vardılar ve 30 Mart 1856’da yapılan Paris Antlaşması'nın sınırlayıcı hükümlerini değiştirdiler. Buna göre Osmanlı Devleti, Çanakkale ve istanbul boğazlarını barış zamanında dost ve müttefik devletlerin harp gemilerine açmak hususunda serbest bırakıldı.
    Karadeniz, eskiden olduğu gibi, bütün devletlerin ticaret gemilerine açık hâle getirildi.
    ilave edilen bir madde ile, Londra Konferansına katılan devletler, 30 Mart 1856 senesinde yapılan Paris Antlaşmasının bu yeni antlaşma ile kaldırılmamış olan hükümlerini ve ilave edilen maddelerini tasdik ve teyid ettiler.
    Bu antlaşma neticesinde, Rusya, 1856’daki Paris Antlaşması ile Karadeniz’deki hükümranlık haklarını sınırlayan hükümlerden kurtuldu. Rusya, bu başarısını, Kırım Harbi'nin bir intikamı gibi değerlendirdi. Çünkü Kırım Harbinin neticesinde kabul etmek zorunda kaldığı şartları, diplomatik ve politik yollarla kaldırmış oldu. Osmanlı Devleti ise, Rusya’nın antlaşmadaki isteklerini, Boğazlar için de yapacağı endişesinden kurtulduğu için memnundu. Çünkü 1856 Paris Antlaşmasına göre Osmanlı Devleti, Boğazları, dost ve müttefik devletlerin harp gemilerine barış zamanında açabilecekti. Bu husus, Rusya’nın müdahalesi dışında kaldı.
    Tümünü Göster
    ···
  4. 54.
    0
    Londra Konferansı ve Antlaşması (1912-1913): Balkanlarda ortaya çıkan bunalımı halletmek ve mevcut barışı korumak için, 17 Aralık 1912’de Londra’da, devletler arası, büyükelçiler konferansı yapıldı. Bu konferansta iki mesele üzerinde duruldu. Biri Osmanlı Devleti ile Balkan devletleri arasındaki sınırı ve barış esaslarını tespit etmek, ikincisi ise Osmanlı Devletinden alınan toprakların Balkan devletleri arasında paylaşılmasından doğan ve bu sebeple büyük devletleri karşı karşıya getiren anlaşmazlığı halletmekti.
    Konferansta yapılan görüşmeler sırasında Yunanistan, Ege adalarından; Karadağ işkodra’dan; Bulgaristan da Edirne’den çekilmek istemiyordu. Osmanlı Devleti ise, Edirne’yi bırakmamakta kararlı idi. Rusya ile Avusturya arasındaki gerginlik de giderilemiyordu. Ayrıca Rusya, Kafkasya’ya asker yığmaya ve Anadolu’yu tehdit etmeye başladı. Almanya, buna mâni oldu. Bu hâdiseler sebebiyle konferans uzun sürdü ve neticesiz kaldı. Bunun üzerine Balkan Savaşı'nın yeniden başlamaması için, büyük devletler, 17 Ocak 1913’te Osmanlı Devletine ortak bir nota verdi. Bu notada, Edirne’nin Balkan devletlerine terkini ve Ege adaları hakkında verilecek kararın kendilerine bırakılmasını istediler. Aksi takdirde çıkacak savaşta, Osmanlı Devletinin güç duruma düşeceğini bildirdiler. Büyük devletler, böylece, Balkan Savaşı başlamadan hemen önce, bu savaş sonrasında Edirne ve Ege adaları bölgesinde durumun değişmeyeceği garantisini bir tarafa bırakarak, Balkan devletlerini desteklediklerini ve sınır değişikliğini kabul ettiklerini açıklamış oldular.
    Bu sırada Osmanlı Devletinde yeni hâdiseler vuku buldu. Yenilgi ve gelişen siyasî hâdiseler, Kâmil Paşa hükümetini yıpratmıştı. Bu durumdan istifade eden ittihat ve Terakki Fırkası, 23 Ocak 1913’te Bâbıâlî’ye baskın yaparak iktidarı ele geçirdi. Mahmud Şevket Paşa'nın başkanlığı altında yeni bir hükümet kuruldu. Hükümet, büyük devletlerin verdiği notayı reddetti. Bunun üzerine 3 Şubat 1913’te, Osmanlı Devleti ile Balkan devletleri arasında savaş başladı. Fakat ittihat ve Teraki hükümeti, bu savaşta başarı sağlayamadığı gibi, düşmana karşı kendi savunmasını yapan işkodra, Karadağlıların eline geçti. Yanya, Yunanistan; Edirne de Bulgaristan tarafından işgal edildi.
    Osmanlı Devleti, bu durum karşısında, büyük devletlerle yeniden barış görüşmelerine başlanmasını istedi. Bu istek üzerine, 30 Mayıs 1913’de Londra Barış Antlaşması imzalandı.
    Bu antlaşma neticesinde Osmanlı Devleti, Midye-Enez hattının batısında kalan bütün topraklarını Balkan devletlerine bırakmak durumunda kaldı. Bu topraklar, Balkan devletleri arasında paylaşıldı. Ege adaları hakkındaki karar, büyük devletlere bırakıldı. Bulgaristan ise, Ege adalarına açılmakla büyük devlet hâline geliyordu. Yunanistan da, Selânik şehrini alarak sınırlarını genişletti. Ege Denizine yerleşmek için, önemli derecede imkânlar kazandı. Diğer taraftan Sırbistan da genişlemeye başladı.
    30 Mayıs 1913’te yapılan Londra Antlaşmasının bütün bu neticeleri, Balkan devletlerini memnun etmedi. Bölgede yeni hâdiselere sebep oldu.
    Tümünü Göster
    ···
  5. 55.
    0
    bu ne amk sie o.ç
    ···
  6. 56.
    0
    capsini giberim pic kurusu yuzu kapıyon zaten malı da gozukmuyo senın ananı sıkerım dogru duzgun caps ver pıc
    ···
  7. 57.
    0
    @1 senin ananın dıbına cop sokayım yarramın kurma kolu
    ···
  8. 58.
    0
    Yavuz Sultan Selim Devri:
    (1512 -1520 )

    * Yavuz babasını 1512'de tahttan indirerek yerine geçti.
    * Babasına karşı yeniçeriler Yavuz'u destekledi.

    Osmanlı - iran ilişkileri:

    Çaldıran Savaşı:
    (1514)

    * Osmanlılarla - iranlılar arasında olmuştur. Savaş Yavuz'un üstünlüğüyle son buldu.

    Önemi:

    * Doğu ve Güney Doğu Anadolu Bölgesi Osmanlılara katıldı
    * Tebriz'deki sanatçılar istanbul'a getirildi (Divan Edebiyatının doğmasına neden oldu.)

    Turnadağ Savaşı:
    (1515)

    * Dulkadiroğulları beyliği Osman­lılara bağlandı. (Osmanlılara bağlanan en son beylik Dulkadiroğullarıdır.)

    Osmanlı - Memlük ilişkileri:
    (1516 -1517 )

    * Uzun süredir Osmanlılarla Memlukluların arası açıktı.

    Mercidabık Savaşı:
    (1516)

    * Osmanlılar Memlukları yendi.
    * 1516'da Şam (Suriye) ele geçti.

    Ridaniye Savaşı:
    (1517 )

    * Memluklular top ve tüfekleriyle Kahire'de savunma hazırlamıştı.
    * Yavuz Memlukları yendi.
    * Kahire ( Mısır) alındı.

    Ridaniye (Mısır) Savaşı'nın Sonuçları:

    * 1.Suriye, Mısır, Hicaz, Filistin Osmanlı devletinin oldu.
    * 2.Venedikliler Memluklara Kıb­rıs adası için verdiği vergiyi Osmanlı Devletine verecekti.
    * 3.Baharat yolları Osmanlı devletinin eline geçti. (Coğrafi keşiflerden dolayı önemini yitirdi.)
    * 4.Son Abbasi Halifesi III. Mütevvekkil halifelik unvanını Yavuz Sultan Selim'e verdi.
    * 5.Memluk devleti yıkıldı.
    * Osmanlı Devleti 1517'den itibaren Halifelikle mutlak merkeziyetçi teokratik devlet haline geldi.
    * Halifelik 3 Mart 1924'de Abdülmecid'in indirilmesiyle son buldu.
    * Yavuz Sultan Selim döneminde Osmanlı hazinesi zenginleşti.
    * Yavuz'un Doğu ve Güneydoğu'ya hakim olmasının nedeni; islam üstünlüğünü elde etmek içindi.
    * Yavuz batıya hiç sefer yapmamıştır.
    * Yavuz döneminde Anadolu Türk birliği tam sağlandı.
    * Şeyhülislam divanın üyesi de­ğilken halifelikle üye oldu ve Vezir-i Azam'la eşit oldu.
    ···
  9. 59.
    0
    dağılın beyler tırt
    ···
  10. 60.
    0
    am yok beyler ama bu kurtarır belki

    http://www.capsver.tr.cr/image/3193
    ···
  11. 61.
    0
    Yavuz Sultan Selim
    YAVUZ SULTAN SELIM'IN DOGU SIYASETI

    Trabzon'da vali bulundugu siralarda Sah Ismail'in faalietleri sonucu memlekette meydana gelen ve Siîlige dayanan iç isyanin tehlikeli boyutlarini gören Yavuz Sultan Selim, ancak babasinin yerine geçip iç güvenligi sagladiktan sonra yüzünü doguya çevirebilirdi. Bunun için o, önce agabeyleri ile olan taht kavgalarina son vermek üzere harekete geçer. Bundan sonra da içeride huzursuzluga sebep olan kaynagi kurutmayi düsünür. Bu sebeple o, düsüncesini gerçeklestirebilmek için derhal harekete geçer. Her ne kadar Stanford Shaw, onun hakkinda "II. Mehmed (Fâtih)'in enerjik fetih politikasini izlemek ve dünya imparatorlugu kurmak hedefini gerçeklestirmek arzusu ile çikmisti" diyorsa da gerçekte onun hedefi imkânlari ölçüsünde Islâm birligini kurmak ve Sünnî Islâm dünyasi için tehlike olmaya devam eden Siîlige bir set çekme idi. Bu sebeple biz, onun dogu siyasetini ilk olarak Sah Ismail, baska bir ifadeyle Safevîler'le olan münasebetleri bakimindan ele alacagiz.

    IRAN SEFERI

    Yavuz Sultan Selim, Sah Ismail'in, ülkesine karsi giristigi ve sebep oldugu tahriklere son vermek, bu arada Osmanli hududlarina olan tecavüzünü önlemek maksadiyle Iran üzerine yürümeye karar verir. Bu yüzden, daha babasinin sagliginda Siîlerle mücadeleyi bir görev sayan Selim, sipahilerden bir kisminin Iran'a gitmesini önlemisti. O, giblasan Kizilbas - Safevî münasebetlerini yok etmek ve Anadolu Kizibaslarina siddetli bir darbe indirmek niyetinde idi. Fakat daha önce, Antalya ve çevresinde meydana gelen isyan hareketi gibi bir kiyâm ile karsilasmamak ve ordunun arkadan vurulma ihtimalini önlemek için, son derece dürüst ve itimad edilen adamlari vâsitasiyle Sah Ismail taraftarlarini defter ettirir. 40 bin kisiyi buldugu söylenen bu Erdebil Tekkesi dâilerinin, en serir ve mutaassib olan iki bin kadarini ölüm, geri kalanlarini da sürgün cezasiyle cezalandirdigi rivayet edilir. Bununla beraber, Iran üzerine yürümenin gerekliligine sadece kendisinin degil, devlet erkâni ile askerlerin de inanmasi gerekiyordu. Çünkü açilacak seferin birtakim hususiyetleri ve tehlikeleri vardi. Her seyden önce çok uzun sürecek yol ve yolculuk messakatine katlanmak gerekiyordu. Ayrica Sah Ismail'e karsi açilacak seferin mesrulugunun mutlaka ortaya konmasi ve bunun itirazsiz kabul edilmesi gerekiyordu. Gerçekten de bu mesele önem tasiyordu. Zira mezhebleri ayri da olsa Müslüman bir orduyu, baska bir Müslüman ordunun üzerine sevk etmek söz konusu idi. Keza, birbirleri ile harb edecek olanlarin büyük bir kismi, ayni irka mensub olan kimselerdi. Bunlar arasinda birbirleri ile akraba olanlar bile vardi. Bundan baska, Safevî halifeleri tarafindan kandirilmis olan Anadolu Kizilbaslarinin durumu kritik görünüyordu. Bir çarpisma vukuunda beklenmeyen bir durumun meydana gelmesi, yani Iran lehine bir hareketin dogmasi imkânsiz bir sey degildi. Ayrica Osmanli Devleti'nin istinad ettigi askerî kuvvetin basinda gelen Yeniçeriler de bir proplem çikarabilirlerdi. Zira Haci Bektas-i Veli'yi pir olarak kabul eden Yeniçerilerin, Hz. Ali'ye karsi duyduklari kayitsiz, sartsiz ve sonsuz baglilik, zayif bir ihtimal de olsa Iran'daki Kizilbaslara karsi harekete geçmelerini güçlestirebilirdi. Bütün bu güçlükleri bilen ve düsünen Padisah, sefere çikmadan önce önemli bazi kararlarin alinmasi gerektigine inaniyordu. Bunun için de Divân'in toplanmasini emreder. Yavuz Sultan Selim, Edirne'de toplanan ve devlet erkâni ile birlikte ulemanin da katildigi bu toplantida fikirlerini kisaca söyle açikladi:
    "Tevfik-i Rabbanî, refik-i hânedân-i Osmanî olub ecdad-i cihad itiyadimiz ashab-i Salib ve Nakus'un perde-i namuslarin hark (yirtmak) ve Zünnarlarin hark(yakma) idüb dest-i iktidariyle çanlarina od tikup ... memâlik-i mahrûseye el kaldirmaga mecalleri ve mücahidîn ile mukabele ve mukatele edecek halleri kalmamistir." Bu ifadelerden anlasildigina göre Yavuz Sultan Selim, Divan'da, Hiristiyanlarin su anda bas kaldiracak durumda olmadiklarini açikladiktan sonra esas tehlikenin dogudan gelebilecegine isaret ederek, Sah Ismail'in, Iran'a hâkim olduktan sonra yaptiklarina dikkat çeker. Ayrica onun, Gence, Sirvan, Geylan, Mazenderan, Taberistan, Cürcan, Kürdistan ve Gürcistan'i ele geçirerek buralarda öndört nefer sehriyar-i öldürdügünü, bunlarin kuvvetlerini dagitip hazinelerini yagmaladigini ve Özbek Hani Seybek'i öldürünce onun, kesilmis bulunan kafatasini bir kupa haline getirerek onunla sarap içtigini belirttikten sonra, bu zatin cemaat ile namaz kilmayi men edip Ehl-i Sünnet'e mensub ulemayi öldürdügünü anlatir. Ayrica kendisine bagli olanlarin ona nasil itaat ettiklerine ve ugrunda her seyi yapabileceklerine dikkatleri çekerek bu tesekkülün Osmanli topraklari için büyük bir tehlike teskil ettigini, bu sebeple onlarla savasmanin "aklen ve ser'an" lazim oldugunu belirterek ulemâdan fetva ister. Öyle anlasiliyor ki ulemâ bu fetvayi vermistir. Nitekim, Sünnî ulemânin bu konuda kaleme aldiklari fetvâ ve risâlelerin çoklugu, meselenin önemi hakkinda bize bir fikir vermektedir. Müneccimbasi, Edirne'deki duruma temasla söyle der: " Edirne'de iken mulûk-i kefereden elçiler ve hedâya gelüp cümlesi tecdid-i sulh eylediler." Ondan sonra ulemadan fetva alup Acem seferi kararlastirildi. Bu baglamda Kemal Pasazâde ile Sari Gürz'ün, Kizilbaslar hakkinda vermis olduklari fetvâ ve risâleler, Osmanlilarin fikir ve düsüncelerini aksettirmesi bakimindan önemlidir. Nitekim, Kemal Pasazade "... ulemay-i millet ve fudalay-i ümmet küfr u ilhad ve katl u ifnasina hükm idüb heme-i a'day-i din u devletten bunun itfa-i sirer- i serareti akdem idügüne bi-isrihim fetavay-i sahiha virdilerdi." demek suretiyle Ehl-i Sünnet'in, Sia'ya bakis açisini ortaya koymus olmaktadir.
    Görüldügü gibi, özellikle Kemal Pasazâde'nin risâlesinde, Sah Ismail ile Ehl-i Sia hakkindaki Sünnî akideyi görmek mümkündür. Bu risâlede küfür ve irtidadina hükmedilen Sah Ismail ile askerlerine karsi açilacak savaslarin, diger din düsmanlari ile yapilacak savaslardan farkli olmadigi, bu sebeple de cihâd sayilacagi belirtilir. Iste bu fetvâ ve risâlelerin kaleme alinmalari üzerine, Iran'daki Safevî Devleti'nin Kizilbas idaresine karsi harekete baslama zamaninin geldigine kanaat getirilerek harekete geçilir. Bununla beraber Selim, Iran'a karsi harekete geçmeden, daha önce temas edildigi gibi memleket dahilindeki Siî ve Kizilbaslarin müfritlerinin tesbiti ile deftere kayd edilmesini emretmisti. Bazi rivayetlerde bu sekilde defter edilip öldürülen Siilerin sayisinin 40 bin civarinda oldugu söyleniyorsa da bunun mümkün olmadigi artik anlasilmis bulunmaktadir. Bunlardan sadece 2 bin kadarinin öldürüldügüne, digerlerinin de sürgün edildigine daha önce temas edilmisti. Hammer'in dikkat çektigi bir konuya burada temas etmek istiyoruz. Böylece dönemin gerek dahilî, gerekse haricî efkâr- i umumiyesinin bu hareketinden dolayi Yavuz'u "Âdil" sifati ile tavsif etmis olmasidir. O söyle diyor: "Râfizîlik mezhebini cesetler yigini altina defn etmek bu merhametsize nasib oldu. Osmanli tariçileri ona kirk bin kisiyi öldürtmüs oldugu için Âdil lakabini vermislerdir. Lakin, daha sayân-i hayret olan cihet surasidir ki, yanina gönderilmis olan Hiristiyan elçiler de kendi hükümdarlarina gönderdikleri raporlarin tamaminda onu, bu lakapla andiklari gibi, onun bu adaletini övmekten de çekinmemislerdir. Böylece Selim, kendi devleti dahilinde kilicini gezdirdikten ve topragi Rafizîlerden temizledikten sonra onu, harice (disariya, Iran'a) zütürmeye hazirlandi. Kayb edilecek vakti yoktu. Çünkü Sah Ismail, Sehzâde Ahmed'in oglu ve Pâdisah'in yegeni olan Murad'i Osmanli tahtinin yegane vârisi olarak kabul ettigi gibi Kizilbaslarin intikamini da almak üzere büyük bir ordu ile ilerliyordu."
    Tümünü Göster
    ···
  12. 62.
    0
    kızlar güneşten çok yanmış beyler tost olmuşlar. dağılabiliriz
    ···
  13. 63.
    0
    gülce harbi güzelmiş haaa devam et okuyorum
    ···
  14. 64.
    0
    Selim'in mektubunu Sah Ismail'e zütüren Kiliç adindaki elçi, onu Hemedân'da bularak mektubu verir. Mektubu alan Sah Ismail, elçi Kilic'i öldürmekle birlikte kendisinin de muharebeye hazir oldugunu Selim'e bildirmisti. Bu haber, Osmanli ordusu Erzincan ovasinda bulundugu sirada gelmisti. Lütfi Pasa, Sah Ismail'in bu haberi aldigi zaman çok korktugunu, fakat bu korkusunu açiga vurmayip gizledigini söyler. Ayrica asker ve ordusuna da su sekilde hitab ettigini açiklar: " Diyar-i Rûm'dan (Anadolu'dan) bir kârban (kervan) gelürmüs. Size firâvân genc (büyük bir hazine) ve mal getürür. Üsenmem, korkmam ki, anlari (onlari) imamlar bize verüptür ki simdi on iki imam leskeriyle (askerleriyle) gelüp bunda alem (bayrak, sancak) dikmistir, el -ân (simdi) bizimledirler.
    Selim, ayni gün Akkoyunlu Hânedani hükümdarlarindan olan ve o esnada Sah Ismail'e karsi savasa girismis bulunan Ferruhsad Bey'e de bir mektup göndermek suretiyle onu da kendisiyle birlesmeye davet etmisti.
    Osmanli ordusu Yenisehir'den Konya'ya müteveccihen hareket ederek Seyitgazi'ye gelir. Selim, burada Kapikulu askerlerinden her birine biner akça sefer bahsisi dagitir. 20 bin timarli sipahiden meydana gelen öncü ordusuna da komutan olarak Vezir Dukakinzâde Ahmed Pasa'yi tayin eder. Sinop Valisi Karaca Ahmed Pasa'yi 500 süvari ile Sah tarafindan esir almak ve kesiflerde bulunmak üzere akina gönderen Selim, bunlarin arkasindan Mihal oglu Mehmed Bey'i de akincilari ile akina memur eder. Osmanli ordusu bundan sonra, Konya'ya gelerek Filâbâd Çayiri'na yerlesir. Müelliferin ve özellikle sefere istirak edenlerin bildirdiklerine göre Konya'daki ikameti esnasinda, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî'nin türbesini ziyâret etmis olan Yavuz Sultan Selim, fakirlere de yüz bin akça sadaka dagitmis idi. Ayni zamanda timarli sipahilere de l00'er akça terakki ihsan eden Yavuz Sultan Selim, Kayseri'ye geldigi sirada Dulkadir oglu Alaüddevle Bozkurt Bey'le müzakerelere giriserek yaninda yer almasini ister. Ancak, ihtiyarligindan bahisle sefere gelemeyecegini bildiren Dulkadir oglunun, hakikatte daha II. Bâyezid devrinde Osmanlilara iltica ile Selim'in yaninda savasa istirak ettigi bilinen ve Osmanli taraftari Sehsuvar oglu Ali Bey sebebiyle bu teklife pek sicak bakmadigi biliniyordu. O, Memlûklulara taraftar bir siyaset takib ederek Osmanlilara karsi cephe almis ve zahire yollarini da vurmak suretiyle orduda bas gösteren erzak buhraninin artmasina sebep olmustu.
    Dulkadirlilarin, Osmanlilar aleyhinde çikaracaklari muhtemel zorluklari gözönünde tutan Selim, Alaüddevle ile ugrasmaktan simdilik vaz geçerek 26 Haziran'da Sivas'a gelir ve l40 bin asker, 5 bin zahireci 60 bin deveye yükselen ordusunu bir yoklama ve sayima tabi tutma geregini duyar. Yoklamadan sonra muhtemel bir Siî ayaklanmasini önlemek maksadiyle Kayseri ile Sivas arasinda, Iskender Pasa komutasinda 40 bin kisilik bir ihtiyat kuvveti birakilmistir. Büyük bir kisminin hasta ve yasli oldugu anlasilan bu ihtiyat kuvveti, ordunun ric'at hattini tutacak, ayni zamanda Sah Ismail'in Diyarbekir ve Bati siniri komutani Ustaclu oglu Mehmed Han'in yaptigi tahribat yüzünden ugranilan zahire ve saman buhranini da önleyecekti. Çesitli yollarla zahire buhranini önlemeye çalisan Selim, Erzincan'dan Sah Ismail'e üçüncü defa Türkçe bir mektup gönderir. Bu nâmede, daha önceki mektuplari hülasa eden Selim, yakinda Azerbaycan'a
    ulasacagini da bildirip Sivas ile Kayseri arasinda bir ihtiyat kuvvetini biraktigini açiklamaktan çekinmez.
    Osmanli ordusu, l8 Temmuz'da Erzincan'a bagli Yassi- Çemen'deki Hasan Bey çayirina geldigi sirada Sah Ismail'in elçisi Sah Kulu Akay Bevey Nuker ordugaha gelip Selim'e bir name ile içi afyon dolu altin bir kutu takdim eder. Sah Ismail, nâmesinde, Selim'i savasa zorlayan sebebi arastiriyor, Dulkadirlilarla düsmanlikta bulunmamis oldugundan bahsediyordu. Ayni zamanda Selim'in mektuplardaki ifadesini de bir padisaha yakistirmayan Sah Ismail, bunlarin, afyon ile sarhos olmus kâtiplerin kaleminden çikmis oldugunu iddia ettikten sonra mektubunu Isfahan'da bir av esnasinda yazdigini bildiriyordu. Osmanlilarla dostluktan bahsetmekten geri kalmayan Sah Ismail, Timur zamaninda oldugu gibi memlekete karigibligin âriz olmasini arzulamadigini bu sebeple savas istemedigini belirttikten sonra, aksi halde kendisinin de savasa hazir oldugunu beyan ediyordu.
    Öte yandan, Sah Ismail'in, verdigi söze ragmen henüz ortalarda görünmemesi, çorak arazide büyük bir müzayakaya (gibinti) maruz kalan asker arasinda hosnutsuzluga sebep olmustu. Nitekim Firat Nehri (Karasu) kenarina gelindigi bir sirada isyan belirtileri görülür. Bununla beraber, sancak beyleri gibi vezirler de, baslangiçta ileri gitmenin aleyhinde olmalarina ragmen, bunu açiklamaktan çekinirler. Ancak askerin hareketini tanzim ile Erzincan'dan Azerbaycan'in merkezi olan Tebriz'e kadar katedilecek yolu 40 merhaleye taksim eden Selim'in, kararinda sebat etmesi üzerine, daha ileri gitmenin mahzurlarini arzetmek maksadiyle, Karaman Beylerbeyi Hemdem Pasa'yi, Selim'e gönderirler. Sehzâde Ahmed vak'asinda Selim'e hizmet etmek suretiyle onun, kardesine gâlip gelmesini saglamis bulunan ve çocuklugundan beri Selim ile birlikte Harem-i Humâyun'da büyümüs olan Hemdem Pasa, Padisahin, hakkindaki teveccühüne itimad ederek bu hususu arzeder. Isaret edilen tehlikeler ve ordunun içinde bulundugu gibintilar gözönüne alindigi zaman bu fikir makuldu. Fakat hiç bir engel tanimayan ve tereddüt göstermeyen Selim, bunun askere çok kötü bir örnek olacagini düsünerek, Hemdem Pasa'yi feda etmek zorunda kalir.
    Zeynel Pasa'nin, Karaman Beylerbeyi olarak tayin edilmesi üzerine harekete geçen ordu, seri bir yürüyüsle Çermük'e gelir. Bu mevkide Selim, Bali Bey tarafindan esir edilen iki Kizilbasi, Türkçe olarak kaleme alinmis bir mektupla Sah Ismail'e gönderir. Osmanli Pâdisahi, bu dördüncü mektubunda da Sah Ismail'i tahrik ediyor, memleketinde günlerce yürüdügü halde kendisinden bir haber alinmadigini belirttikten sonra, onun korktuguna hükm ederek bir tabibe müracaat etmesini tavsiye ediyordu. Mektubunda, "Ey Ismail, ülkemin sinirinda görünmekle bana meydan okudun. Iste ben geldim, haftalarca yürüdügüm halde ne senden ne de askerinden bir eser görmedim. Ölümüsün yoksa sagmisin bilemiyorum, hile ve aldatmaktan baska bir sey bilmez misin? Sayet korkuyorsan bir tabib getir ki seni tedavi etsin. Seni daha fazla korkutmamak için güzide askerlerimden kirk bin kisiyi Kayseri yakinlarinda biraktim. Düsman hakkinda ancak bu kadar lutuf gösterilebilir" dedikten sonra, Sah Ismail'in yönetimden vaz geçip inzivaya çekilmesini tavsiye eder. Müellifler, Yavuz'un, gizlenmekte devam edecegini tahmin ettigi Sah Ismail'e bir de kadin elbisesi gönderdigini kayd ederler. Buna ragmen kendisini gizlemeye devam ederse erkek sayilmayacagini bildiren Selim, Sünnî olan Özbek Hani Ubeyd gibi Memlûk Sultani Kansu GavriOye de birer mektup yazip, düsman memleketinde bulundugunu bildirir. Çermük'ten yoluna devam eden Osmanli ordusu, Sökmen'e gelir. Daha Tercan'da iken sonradan vezir olan Yanya Beyi Mustafa Bey ile Trabzon Sancak Beyi Mehmed Beyi, Bayburt'un zaptina me'mur etmis olan Selim, Sökmen'de Gürcü Beyi Mirza Çabuk'un elçilerini kabul eder. Elçiler, yanlarinda iki bin bas koyun ve bir miktar da zahire getirmislerdi. Gürcü Beyi bu vesile ile dostlugunu göstermis oluyordu.
    Tümünü Göster
    ···
  15. 65.
    0
    sen de mi bürütüs?
    ···
  16. 66.
    0
    gibeyim capsını yıkın beylerrrrrrr.
    gibeyim capsını yıkın beylerrrrrrr.
    gibeyim capsını yıkın beylerrrrrrr.
    gibeyim capsını yıkın beylerrrrrrr.
    ···
  17. 67.
    0
    always mısın nesın senı always giberim pic dogru duzgun bı se ver gotunu sıktırtme arastırma gazetıcı yaptırma benı buldurtma adresini face ini
    ···
  18. 68.
    0
    SULTAN BiRiNCi MAHMUD
    1730 - 1754

    Babası : Sultan ikinci Mustafa
    Annesi : Saliha Valide Sultan
    Doğumu : 02 Ağustos 1696
    Ölümü : 13 Aralık 1754
    Saltanatı : 2 Ekim 1730 - 1754
    BiRiNCi MAHMUD
    HAYATI
    Sultan Birinci Mahmud, 2 Ağustos 1696 günü istanbul'da doğdu. Babası Sultan ikinci Mustafa, annesi Saliha Valide Sultan'dır. Büyük annesi Gülnuş Sultan'ın sevgi ve ilgisiyle büyüdü. Sekiz yaşından beri kafes hayatı yaşadığı halde zekası, iyi niyeti ve kuvvetli karakteri sayesinde kendini harap etmekten kurtardı. Küçük yaşlardan itibaren çeşitli hocalardan dersler aldı. Tarih, edebiyat, ve şiirle meşgul oldu. Özellikle mugibi ile uğraştı.

    Sultan Birinci Mahmud, 1 Ekim 1730 tarihinde, 35 yaşında iken padişah oldu. Devrindeki en değerli kimseleri seçip iş başına getirdi. Karakter sahibi, azimli, müşfik, merhametli, dikkatli, ve sabırlı bir insandı. Kendi zevkinden çok milletin refahını düşünerek hareket etti. Bu sayede babası ve amcasının düştüğü hatalara düşmedi. Hayatının son iki yılını hasta geçiren Sultan Birinci Mahmud, 13 Aralık 1754 tarihinde 59 yaşında iken vefat etti. Sultan ikinci Mustafa'nın Yeni Camiideki türbesine defnedildi.

    iSYAN KARGAŞASI
    Sultan Birinci Mahmud, padişahlığının ilk günlerinde, kendisini tahta çıkaran isyancıların isteklerini yerine getirmek zorunda kaldı. Sultan Üçüncü Ahmed, devrinde yapılmış olan köşk ve konakların çoğu isyancıların istekleri sonucu yakılıp yıkıldı. Devlet adamları ve memurlar isyancıların düşünceleri doğrultusunda atandı. Ancak bunlardan bazıları, Şeyhülislamdan öldürülmeyeceklerine dair fetva aldıktan sonra, görevden kendi istekleriyle ayrıldılar.

    isyancıların lideri konumundaki Patrona Halil de Sultan Birinci Mahmud'a olan bağlılığını bildirmişti. Ancak devlet işlerine müdahale etmek istiyordu. Sultan Birinci Mahmud'dan kendisini yeniçeri ağalığına getirmesini ve Rusya'ya karşı savaş açmasını istedi. 15 Kasım 1730 günü tören yapılacağı bahanesiyle saraya çağrılan Patrona Halil ve yandaşları yakalanarak öldürüldü.

    Patrona Halil yandaşları öldürülme korkusuyla tekrar ayaklandılar. Sultan Birinci Mahmud, Sancak-ı Şerif çıkarttı ve halktan ayaklanmanın bastırılması için yardım istedi. isyanlardan bıkmış olan halk, padişaha yardımcı olarak ayaklanmanın kısa sürede bastırılmasını sağladı (28 Ocak 1731).

    ISLAHAT HAREKETi
    Sultan Birinci Mahmud'un yaptırdığı ıslahatlar daha çok askeri konularda yoğunlaşıyordu. Fransa'dan gelen Kont De Bonnevale, müslüman olup Humbaracı Ahmed Paşa adını aldı ve çeşitli ıslahatlar yaptı.

    Topçu Ocağını ve bozulmaya yüz tumuş olan Humbaracı Ocağını yeniden düzenleyen ve Osmanlı ordusuna yetenekli subay yetiştirmek amacıyla Kara mühendishanesini (Mühendishane-i Berri Hümayun) açan Ahmed Paşa'nın bu çalışmaları sayesinde, Osmanlı Rus savaşlarında başarı sağlandı. Sultan Birinci Mahmud Lale Devri sırasında başlatılan kültür faaliyetlerini de sürdürdü.

    iRAN iLiŞKiLERi
    Osmanlı iran Savaşları devam ederken çıkan Patrona Halil isyanı yüzünden, iranlıların son saldırılarına cevap verilememişti. 1731 yılında başlatılan karşı saldırı bir yıl devam etti.

    30 Temmuz 1731'de Kermenşah geri alındı, 16 Eylül 1731'de Korican Zaferi kazanıldı, 11 Ekim 1731'de Urmiye Kalesi alındı ve 4 Aralık 1731 günü de Tebriz geri alındı. 10 Ocak 1732 günü imzalanan Ahmed Paşa Antlaşması ile Kafkasya Osmanlılara, batı iran ve Azerbaycan iranlılara kaldı. Güneyde Kasr-ı Şirin sınırı değişmedi, kuzeyde Aras ırmağı iki ülke arasında sınır yapıldı.

    Ahmed Paşa antlaşması ne Osmanlı Devleti'ni ne de iranlıları tatmin etmedi ve çatışmalar 1746 yılına kadar devam etti. Osmanlılar 19 Temmuz 1733 günü Bağdat önlerinde bir zafer kazandılar. 1743 yılında iran Şahı Nadir Şah Irak sınırına saldırdı (29 Mayıs 1743) ve Musul'u kuşattı (27 Eylül 1743).

    29 Temmuz 1744 günü Kars'ı da kuşatan Nadir Şah, iki üç ay sonra kuşatmayı kaldırmak zorunda kaldı ve geri çekildi (9 Ekim 1744). 4 Eylül 1746 günü yeni bir barış antlaşması imzalanmış, ancak denge iki taraf lehine de bozulmamış ve sınırlar değişmemiştir.

    RUS - AVUSTURYA SAVAŞLARI
    Rusların, Lehistan'ın iç işlerine karışmaları, Avusturya ile ittifak yapma çalışmaları, devam eden iran savaşları sırasında Kırım ordusunun Kafkasya üzerinden geçmesine izin vermemeleri ve Azak kalesini işgal etmeleri gibi sebepler, Sultan Birinci Mahmud'un 16 Haziran 1736 günü Rus seferine çıkma kararını almasına yol açtı.

    4 Ağustos 1737 günü Banyaluka Zaferi kazanıldı. Balkanlara ve Kırım'a saldıran Rus kuvvetleri bozguna uğrayarak geri çekildiler. 1 Eylül 1739 günü Belgrad kalesi geri alındı. Osmanlı Devleti'nin Avusturya cephesinde de başarılı olması, Rusya'nın barış istemesine sebep oldu. Osmanlı Devleti 18 Eylül 1739 tarihinde Avusturya ve Rusya ile Belgrad antlaşmasını imzaladı.

    Belgrad antlaşmasına göre Azak kalesi Ruslara bırakılacak, Rusların savaş sırasında elde ettiği diğer topraklar Osmanlı Devleti'ne teslim edilecek ve Ruslar Karadeniz'de savaş ve ticaret gemisi bulundurmayacaktı. Bu antlaşmanın imzalanmasında Fransa'nın katkıları oldu ve Fransa'ya daha önce verilmiş olan imtiyazlar arttırıldı.

    Sultan Birinci Mahmud'un son yılları barış içinde geçti. Ancak bu aralar meydana gelen yangınlar istanbul'da büyük zarara yol açıyordu. 28 Aralık 1745 günü çıkan büyük istanbul yangını sırasında Balat ve Fener'de 800 ev yandı. Beş yıl sonra çıkan başka bir yangında istanbul'un birkaç mahallesi ve tarihi konakları kül oldu (4 Şubat 1750). 3 Eylül 1754 günü büyük istanbul Depremi meydana geldi. istanbul'un beş altı gün içinde 14 defa sallandığı bu deprem sırasında Ayasofya, Bayezid ve Fatih camilerinin kubbeleri de zarar gördü.
    Tümünü Göster
    ···
  19. 69.
    0
    I. Mahmut Dönemi (1730- 1754)
    Lale devrini ortadan kaldıranları da yeni padişah ortadan kaldırıyor
    Ayaklanmaya başlatan yeniçerilerden Patrona Halil ve diğer elebaşılar isyan başarılı olsa bile yeni padişahın ilk fırsatta kendilerini ezeceğinden korkuyorlardı. Bu nedenle güçlerini mümkün olduğu kadar sürdürmek umuduyla bütün önemli devlet makamlarına, güvendikleri kişilere verilmesi için uğraşıyorlardı. Bunu da geleneği göreneği bir tarafa bırakarak, saygısızca ve kaba kuvvete güvenerek yapıyorlardı. Fakat korktukları başlarına geldi ve Osmanlı tarihinde sayısız örneklerini gördüğümüz bir durum tekrar sahnelendi. Saltanata saygısızlık eden, padişah değiştiren ve ayak iken baş olmaya çalışan zorbalar yok edildi. Saray entrikaları bir kez daha galip gelmiş ve yeni padişah, Patrona Halil'in istediği yöneticiler olarak yönetime gelmiş olanları kendi yanına çekerek Patrona Halil ve zorbalarını yok etmiştir.
    Savaş taraftarları iktidarda...
    1730'da başlayan Osmanlı îran Savaşları 1746'da sona eriyor.
    1730'dan sonra tekrar başlayan iran savaşlarında, daha Kanuni döneminde kesinlikle ortaya çıkan temel jeopolitik denge değişmedi. Buna göre Zağros dağları doğal bir sınırdı, Doğu Anadolu ve Irak Osmanlı yönetimini benimserken Azerbaycan ve iran halkı Osmanlı yönetiminden nefret ediyordu. Osmanlı-iran çatışması 1722'den itibaren aralıklarla sürmüş, 1746'da jeopolitik dengeyi göz önünde bulunduran 1639 Kasr-ı Şirin Antlaşmasının bir benzeri olan ve Osmanlı-iran savaşlarını temelli sona erdiren bir antlaşma yapılmıştır. Osmanlılar 1747'den sonra iran'da tekrar başlayan iç karışıklıklar sırasında aradaki sınırın köklü bir siyasal gerçeği belirtmiş olduğunu anladıklarından iran'ın sıkıntılarından yararlanmayı düşünmediler. Ancak özellikle 1722'de başlayan Osmanlı-iran savaşları, her iki devlete de daha fazla yıpranmaktan başka bir şey vermemiş ve durumlarının daha da kötüye gitmesinden başka bir etki yapmamıştır.
    Osmanlı Avusturya ve Rusya ile savaşta Batı Cephesinde Zoraki Zafer
    Neden zoraki zafer?
    Çünkü Osmanlı Devleti 1736-1739 Rus-Avusturya savaşlarına başlangıçta hiç taraftar değildi ve barışı korumaya çalışıyordu. Ancak özellikle Rusların saldırgan tutumu, Prut'ta kaybettiklerini geri alma isteği ve Avusturya ile yaptığı işbirliği Osmanlıların korunma amaçlı bir savaşa girmelerine neden oldu. Savaşın ilk döneminde yenilen Osmanlı karşı tarafın ağır şartları ve istekleri karşısında savaşa devam etmek zorunda kaldı. Bu zorunluluk Osmanlılara kendi ordu güçlerine dayalı olarak yani dışarıdan bir yardım almadan ve özveride bulunmadan kazandıkları son savaşı ve kazançlı antlaşmaları getirecektir. Osmanlıların bu şaşırtıcı gücü ve kararlılığı karşısında Avusturya 1739 sonbaharında yapılan Belgrat antlaşması ile Pasarofça'da elde ettiği toprakları geri verecektir. Yalnız kalan Rusya'da Osmanlı ile barışa razı olacak onunla yapılan Belgrat antlaşması ile de Rusya savaşta kazandığı toprakları geri verirken, tarihsel hedeflerine de bir süre daha uzak kalacaktır.
    Yapılan yenilikler zaferin kazanılmasında etken oldu.
    Bu zaferin kazanılmasında I. Mahmut döneminde yapılan ıslahatların da payı büyüktür.
    Fransız asıllı Humbaracı Ahmet Paşanın (Kont De Bonnaval) topçu ve humbaracı ocaklarında yaptığı düzenlemeler ve organizasyon ordunun kendine gelmesini sağladı. Ortaya çıkan subay ihtiyacını karşılamak için Kara Mühendishanesi kuruldu. Bu ıslahatlardan da anlayacağımız gibi 18. YY. ortalarında Osmanlılarda bir şeyler değişmekteydi. Bu değişimin içeriği neydi ve nasıl etkilemekteydi klagib Osmanlı düzenini? Şimdi de biraz bunlar üzerinde duralım.
    Batılılaşmanın eşiğinde Osmanlı düzeni (1739-1789)
    Osmanlı siyasal tarihinde birbirleriyle ilişkili 2 ana temel vardır; iç siyasal düzende hükümdar ve merkezin gücü, dış siyasal ilişkilerde devletin askeri gücüne dayanan genişleme geleneği. Buna karşı, Osmanlı devletinin ve toplumunun daha 1600 yılı civarındaki sarsıntılardan sonra oluşan değişimi, 18. YY.' ye varıldığında çok daha değişik bir yapı çıkarmıştı ortaya. Bu değişimin belli başlı unsurlarını sıralayalım. Diplomasi askeri vezirlerden kalem efendi vezirlerine Nişancının önemi azalırken defterdar ve reisülküttap önem kazandı. Ayanların etkinliği artarken ulemanın değeri artıyor.
    1- Artık ne ülke için padişahın mutlak gücünden söz etmek mümkündü, ne de dışa dönük genişleme siyasetinden
    2- Baş edemediği Avrupa'nın karşısında tutunabilmek için gittikçe Avrupalılardan daha çok şey öğrenmeye, Avrupa kurumlarını kendine mal etmeye, kısacası Avrupalılaşmaya, batılılaşmaya başladı. Burada vurgulamamız gereken Osmanlı devletinin 16. YY.'deki devlet yapısından çok uzak olduğu, hatta bir bakıma eski güçlü günlerine ve düzenine dönme arayışı içinde batılılaşma yoluna girdiğidir.
    3- Osmanlı genişleme siyasetini zorunlu olarak terk ederken ve barışı koruma çabasına girerken bir şeyi iyice anlamıştı. Osmanlı devleti için artık çözüm savaş değil diplomasi olmalıydı.
    4- Osmanlı devletinin dış dünyaya bakışındaki bu değişiklik Osmanlı iç düzeninde de değişime, "istanbul yönetiminde sivilleşmeye yol açtı". Askerlikten, askeri yöneticilikten vezirliklere gelme alışkanlığı 18. YY.'nin barış siyaseti güçlendikçe kayboldu. isyanlar gibi istisnai durumlar dışında genellikle katiplikten yetişme kalem efendileri vezirliğe getiriliyordu.
    5- Sivil bürokrasi içinde çeşitli görevlerin birbirine göre öneminde de bir değişiklik söz konusu oldu. Tımar sisteminin önemini kaybetmesiyle nişancı ikinci plana düşmüştü. 1600'den beri merkezi yönetimin parasal gerekleri öne çıkmaya başlayalı defterdarlık makamı gittikçe güçlenmekteydi. Bir zamanlar nişancının em-rinde olan katiplerin başı reis-ül küttap barış döneminin diplomatik çalışmaları ön plana çıktıkça ve bu doğrultuda dış yazışmalar önem kazandıkça ön plana çıktı. Karlofça barışından sonra vezir-i azamlığa yükseltilen reis-ül küttaplar devri başladı.
    6- Barış dönemi süresince kapıkulunun sayısı azaltılıp, payitahtta kapıkulu komutanlarının ağırlığı kısıtlanırken istanbul'un siyasal dengesinde saray görevlileri yeniden öne geçti. Silahtarlar vezir-i azam olmaya başlarken zenci hadım "dar-üs saade ağaları" çok önemli ekonomik ve siyasi güce eriştiler.
    7- Merkezi yönetimin sivilleşmesinde diğer bir etken ulemanın 1600'den sonra gittikçe önem kazanmasıdır. Osmanlı uleması sadece istanbul'un siyasi hayatında değil, il yönetiminde de önem kazandı. Tımar-dirlik sistemi ikinci plana düştük-ten sonra il yönetiminde sancak beylerinin de önemi azalmıştı. Taşrada önce beylerbeyilerin, 18. YY.'de yöresel ayanın ağırlığı arttıkça il kadıları günlük hayatın işleyişinde merkezi yönetimin en etkili temsilcisi durumuna geldi. Ülkenin çeşitli köşelerinde ayan yöresel gücü eline geçirmeye başladığında valilerin iyice güçsüzleştiği hatta ayanın elinde oyuncak olduğu zamanlarda bile istanbul'dan atanan kadılar düzenli bir şekilde göreve devam ettiler, yönetim bütünlüğünün korunmasında önemli rol oynadılar.
    8- Osmanlı devletinin ilk çağlarından beri toplum içinde önemli ayırım Müslümanlar ve Müslüman olmayanlar arasında değil, askeri ve reaya arasında idi. Devlet ideolojisinde Sünni- islam tutum ağır basmaya başladıktan sonra bu durum yavaş yavaş değişmeye başladı. Dini ayırım giderek askeri-reaya ayrımının önüne geçti. Devlet kendini islami ideolojiye göre nitelediğinde gayri-Müslim halk dışlanmaya, için için yabancılaşmaya başladı. Müslüman olmayan reaya kişi olarak değil, belli bir dini topluluğun içinde görülür oldu.
    9- Tımar-dirlik sistemin çözülmesi, aynî değil parasal vergilerin önem kazanması, Müslüman olsun olmasın bütün halkın devlet gözünde kişiler olarak değil, topluluklar olarak görülmesine yol açıyordu. Çeşitli yükümlülüklerin kişilere değil köylere, cemaatlere, şehirlere toptan yüklenir olması 18. YY.'ye gelindiğinde Osmanlı döneminde eskisinden çok daha fazla yer etmişti.
    10- Kanuna göre şeriatın önem kazanması, doğal olarak gayri Müslim cemaatler içinde de dini kurulların öne çıkması sonucunu doğurdu. Devlet yükümlülükleri açısından da cemaatin önem kazanması giderek dini cemaatlerin kendi hukuk ve eğitim sorunlarını da kendilerinin çözmesini gayri Müslim halkın günlük hayatında devlet kurumlarının yerini dini cemaatlerin almasını sağladı. 18. YY.'deki bir gayri Müslim için kendi cemaati (milleti) en önemli siyasal-toplumsal örgüt haline gelmişti.
    11- 18. YY.'ye geldiğimizde askeri-reaya ayrımı gittikçe belirsizleşiyordu. Bunun nedenleri olarak sekbanlığın (ücretli askerlik) yer etmesi, yöresel savunmada halktan asker alınması, ancak en önemlisi yöresel ayanın gittikçe önem kazanması belirtilebilir.
    Tümünü Göster
    ···
  20. 70.
    0
    asla_asla_deme - avatarı

    Yavuz Sultan Selim Devri - Şehzadeler Meselesi
    Yavuz Sultan Selim, idareyi ele geçirdigi zaman, düsmanlari sindirilmis ve hududlari saglama baglanmis bir Rumeli'ye karsilik, devletin gelecegine göz dikmis Sark (Dogu) düsmanlariyla yüz yüze gelmisti. Fakat iç emniyet saglanmadan disari ile ugrasmak mümkün degildi. Her saltanat degigibliginde oldugu gibi, yine taht rakibi birkaç sehzâde çikabilirdi. Bunlar, tahti ele geçirmek için komsu bazi devletlerle anlasmalar da yapabilirlerdi. Böyle durumlarda üzerinde ittifak edilen konu, genellikle kendileri ile anlasilan devletlere bazi bölgelerin terk edilmesi seklinde oluyordu. Bu yüzden, bazi sehzâdelerin basinin gitmesi gerekiyordu. Ne çare ki, onlar gitmeyecek olsa, memleket gidecek veya memlekette kan gövdeyi zütürecekti. Memleketi ve bütün bir tebeayi (vatandasi) böyle bir duruma
    sokmamak için Osmanli hükümdarlari gözlerinden yaslar aka aka kardeslerini ortadan kaldirmayi adeta bir vazife biliyorlardi. Zira bu, memleketin selâmeti için gerekliydi. Bununla beraber, daha önce de belirtildigi gibi Yavuz Sultan Selim, zararli bir faaliyete girismedikleri takdirde kardeslerine bir fenalik yapmayacagina dair babasina söz vermisti. Bu söze ragmen o, agabeyleri olan Sehzâde Ahmed ile Sehzâde Korkut'un durumlari ile yakindan ilgileniyordu. Zira elde ettigi devlet idaresinin ve tahtinin temellerinin saglamlasmasi bir bakima bu ilgiye bagliydi. Aksi takdirde tahti ile birlikte devlet de elden çikabilirdi. Devletin elden gitmesi bir tarafa, zarar görmesi dahi bütün bir Müslüman toplumun yok olmasi veya baska din mensuplarinin idaresine girmesi demekti. Nitekim kisa bir süre içinde cereyan eden hadiseler, Yavuz Sultan Selim'in bu ilgi konusunda ne kadar hakli oldugunu ortaya koyacaktir.
    Gerçekten, Sehzâde Ahmed, kardesi Selim'in, babasinin yerine tahta geçmesini bir türlü kabul edememisti. O, gerek babasinin, gerekse devlet adamlarinin vaadleriyle kendisini Osmanli tahtinin tek varisi olarak biliyordu. Tahti ele geçirmek için de her seyi yapmaya hazirdi. Onun, devletin yönetimini ele geçirme faaliyetleri yüzünden Sultan Selim, Ahmed gailesini bertaraf etmek üzere hazirlanmak zorunda kalir. Zira Ahmed, babasi II. Bâyezid'in sagliginda hükümdar olmak üzere harekete geçmis, Üsküdar'a kadar gelmis, fakat yeniçerilerin müdahelesi sonunda geri dönerek Konya'ya çekilmis ve orada hükümdarligini ilan ederek her tarafa hükümler göndermeye baslamisti. Ahmet. Konya'da padisahligini ilan etmekle kalmamis, ayni zamanda oglu Alaeddin'i göndererek l9 Haziran l5l2'de Bursa'yi da ele geçirmisti. Alaeddin, Bursa Subasisi'ni öldürterek Hutbe ve gibkeyi babasi Sultan Ahmed adina çevirtmek ister. Fakat Bursa halki buna karsi direnerek Selim'e bagli olduklarini göstermeye ve ona itaat etmeye devam eder. Lütfi Pasa, Alaeddin'in Bursa'da yaptiklarini çok özet bir sekilde su ifadelerle nakleder: "Sultan Alaeddin, Bursa'ya gelüp ve Bursa'yi zapt edüb subasisini ve Sultan Selim'e tabi olanlarin ekserin (çogunu) kiliçtan geçürüp ve mîrîye müteallik emvâli (mallari) zapt edüp ve sehirlisinden dahi nice mal ve menal alub ve babasi Sultan Ahmed adina Hutbe okudub" Lütfi Pasa'nin verdigi bu bilgi, Sehzâde Alaeddin'in, Bursa'da yaptiklarini ortaya koyup sergiledigi gibi, babasinin, hükümdar olarak vazifeyi deruhte etmesi halinde yapabilecegi isler hakkinda da bir ip ucu vermektedir. Sehzâde Ahmed, böyle bir hareket karsisinda Selim'in sessiz kalmayacagini kestirmis olmali ki, yaninda bulunan ve kendisini destekleyen devlet adamlarinin tesviki ile yardim talebinde bulunmak üzere oglu Murad'i da Sah Ismail'e göndermisti. Sah Ismail'in izniyle etrafinda 20 bin civarinda asker toplanir. O da gelip Tokat taraflarinda halka eziyet etmeye baslar. Ordusunda bulunan Kara Iskender, onun hem komutani hem de akil hocasi idi. Öbür taraftan Sah Ismail'in adami Nur Ali de etrafi yakip yikiyor ve " Il ü gün Sah Ismail'indir" diye ilan ediyordu.
    Sehzâde Ahmed ve ogullarinin hareketleri, halk üzerinde çok kötü tesirler meydana getirmeye baslar. Zira halk, daha önce alismis oldugu sukûnet, devlete güvenme ve haksiz bir sekilde vergi vermeme prensipleri artik ortadan kaldirilmis, idareyi ele geçirmek isteyen bu insanlarin keyfine göre vergi vermek ve onlara hizmet etmekle yükümlü tutulmustu.
    Öbür taraftan Yavuz Sultan Selim, Kefe'de bulunan oglu Süleyman'i Istanbul'a çagirip onu, yerine Kaim-i makam (Kaymakam) biraktiktan sonra askerini toplayip durumun enine boyuna tartisilmasi için müzakere açar ve der ki: " Babama söz vermistim, kardeslerim rahat durduklari müddetçe onlara dokunmayacaktim. Fakat görüyorsunuz, memleket ne hale geldi? Benim arzum sonuna kadar bunlarla savasmak ve memleketi bunlardan kurtarmaktir." Bu arada kardesi Ahmed'e de bu durumdan vaz geçmesi için bir mektup yazip ileri gelen devlet adamlarindan biri ile gönderir. Fakat Ahmed, basina toplamis oldugu Turgutlu ve Varsak askeri ile Selim'in bu baris teklifini kabul etmeyip isyana devam eder. Bundan sonra, devlet erkâninin tamami, Selim'i destekler. Selim'in arzusu üzerine Istanbul'dan Anadolu'ya geçilir. l5 Cemaziyelevvel 9l8 (29 Temmuz l5l2 )'de Bursa üzerine gidilir. Halk tarafindan sehri terk etmeye mecbur birakilan Alaeddin, çekilmek zorunda kalmisti. Bu esnada Ankara'da bulunan Ahmed, Amasya'ya geri dönmüs ise de Amasya Sancakbeyi Mustafa Pasa'nin, sehrin kapilarini açmamasi ve bu arada Ankara'ya kadar ilerleyen Yavuz Sultan Selim'in kuvvetleri tarafindan takip edildiginden doguya dogru kaçmaya devam eder. Darende ve Malatya'yi geçip oradan Misir Sultani veya Sah Ismail'e siginmak ister. Yavuz Selim'in, takibi için gönderdigi Malkoçoglu Tur Ali Bey, pesinden Darende ve Malatya'ya kadar gelir.Tur Ali Bey, buradan Yavuz Selim'e bir mektup yazarak Memlûk topraklarina girip girmeme hususunda fikrini sorar. Bunun üzerine Yavuz Selim, Memlûk topraklarina girmeden geri dönmesini ister. Tur Ali Bey, oradan Sivas'a gelir. Bursa'dan Ankara'ya gelmis olan Yavuz Selim de kisin yaklasmasi üzerine Bursa'ya döner. Ahmed, Darende'den Yavuz'a bir mektup gönderir. Mektubunda kendisinin yabanci bir devlete iltica etmesinin Osmanli Devleti için büyük bir utanç vesilesi olacagini bildirerek anlasma teklifinde bulunur. Bu mektuba karsilik veren Yavuz Sultan Selim, onun bu teklifini red ederek sadece Müslüman bir devlette kalabilecegini bildirerek bu sartla her türlü ihtiyacinin karsilanacagini söylemisti. Bu siralarda, Amasya'yi zapteden Ahmed'i ani bir baskin ile ele geçirme tesebbüsü de sonuçsuz kalmisti. Bununla beraber Yavuz Sultan Selim, Ahmed'e olan meyli yüzünden Vezir-i Azam Koca Mustafa Pasa'yi Ahmed'le haberlesiyor diye Bursa'da idam ettirerek onun yerine Hersekzâde Ahmed Pasa'yi dördüncü defa olarak sadarete getirir.
    Yavuz Sultan Selim, devletin bekasi ve halkinin selâmeti için sehzâdeler gailesini bütünüyle bertaraf etmek zorunda idi. Tarihî bilgi ve tecrübeler, hayatta kalan sehzâdelerin devamli olarak devlet için bir proplem olduklarini, dis güçlerin, bunlarin saltanat hirsindan devamli surette yararlandiklarini gösteriyordu. Bunun içindir ki, Yavuz Sultan Selim, Sehzâde Mahmud'un ogullari Kastamonu Beyi Musa ile Orhan ve Emirhan, Âlemsah'in oglu Çankiri Beyi Osman ve Sehinsah'in oglu Nigde Beyi Mehmed'i de ortadan kaldirdirmak zorunda kalir. Selim, ilmi, irfani ve cömertligi ile her sinif halkin, bu arada yeniçerilerin sevgisini kazanmis bulunan agabeyi Korkut'un saltanat hakkindaki görüslerini ögrenmek için, kendisine devlet ricali agzindan mektuplar yazdirir. Bu mektuplara kanan Korkud'un, hâla saltanata gelme arzusunda oldugunu "derûnunun saltanat havasi ile" gören Yavuz Sultan Selim, Bursa'dan hareketle Saruhan (Manisa) üzerine yürür. Maksadi onu kendi sarayinda ansizin bastirmakti. Bu haberi alan Korkut, yanina Pervâne (Piyale) adli lalasini alarak Rodos sövalyelerine veya Avrupa devletlerinden birine iltica etmek gayesiyle gizlice Antalya'ya dogru kaçmaya muvaffak olmustu. Bu kaçis esnasinda onun Teke ili'nde veya Hamid ili'nde bir magaraya gizlendigi bildirilmekle birlikte onun Bergama civarinda bulunan bir magaraya gizlendigi anlasilmaktadir.* Sultan Selim, gelip agabeyi Korkud'u bulamayinca, onun Frenk veya Misir'a gitme ihtimalini düsünerek denizler dahil olmak üzere her tarafi kontrol altina alir. Agabeyini yakalayamayan Yavuz Sultan Selim, geri dönerken Anadolu'dan kus uçurtmaz olur. Bu esnada Korkud Çelebi, yerini kesfeden Türkmenlerin ihbari üzerine Piyâle ile birlikte yakalanir. Bursa'ya getirildigi bir sirada Egrigöz'de 9 Mart l5l3'te Kapicibasi Sinan Aga tarafindan uykuda iken yay kirisi ile bogulmak suretiyle öldürülür. Daha önce Muhafizlar tarafindan Korkud'un yanindan uzaklastirilmis bulunan Piyâle, döndügünde efendisinin öldürülmüs oldugunu görerek büyük bir teessüre kapilir. Artik hiç birsey kendisini avutamaz.
    Tümünü Göster
    ···