0
Cinayeti işlediğimde dokuz yaşlarındaydım. O zamanlar köyde yaşıyorduk. Köy yerinde hayvanlar şehirdeki gibi sevilip okşanmaz. En azından benim çocukluğumda, bizim köyde durum böyleydi. Tabi bunun nadir istisnaları vardı. Hayvanlarına çocuğu gibi şefkat gösterip okşayan, genç kızlar başta olmak üzere sayılı köylüler de yok değildi.
O zamanlar her evde bir kaç tane kedi beslenirdi. Ancak sevilip okşanmak şöyle dursun; devamlı azarlanıp horlanırlardı. Sütü devirecek, kapağı açık kalan bir kaptaki yemeğe ağzını deydirecek, yerdeki örtünün üstünde mayalanmayı ya da piştikten sonra soğumayı bekleyen ekmekleri yiyecek diye devamlı "Pissst, çık dışarı." diye tekme savrulup kovulurlardı. Şehirdeki gibi kedi ve köpeklerle aynı kaptan yemek şöyle dursun; bir köpeğin kazara içinden yiyip, içtiği mutfak kabı "Mundar oldu." diye bir daha mutfaktan içeri sokulmaz, başka bir alanda kullanılır ya da atılırdı.
Çocuklar da doğal olarak hayvanlara büyüklerinden gördüğü şekilde davranırdı. Ben de evde bir kedi gördüğüm vakit, onu derhal dışarıya aıp, evdeki yiyeceği-içeceği ve düzeni korumayı önemli bir görev bellemiştim.
O talihsiz yaz günü vakit öyle sularıydı. Evin kedilerinden birisi kendini hırsla havlayarak, kovalayan köpeğin önünden kaçarak, can havliyle açık duran kapıdan içeri daldı. Köpek kapının önünde havlamaya devam ediyordu. Ben korkunç bir öfkeye kapıldım. Haddini bilmez kedi, gündüz vakti, dışarda onca yakalanıp yenilmeyi bekleyen fare cirit atarken nasıl eve girebilirdi? Tembel kedi, fare yakalayıp yiyerek hem karnını doyurup hem de evi farelerden koruma vazifesini ifa etmiyor; ekmek elden, su gölden evdeki yiyeceklere gözünü dikiyordu. Bu kediyi cezalandırıp dersini vermek şart olmuştu.
Kediyi kaptığım gibi kapıya çıktım. Kapı yerden bir metre kadar yüksekte olup merdivenle iniliyordu. Tabi çocuk halimle o bir metre yüksekliği bir yetişkinden daha yüksek algılıyordum. Maksadım kediyi köpeğin karşısında tutarak korkutmak suretiyle dersini vermekti. Köpek kapıda elimdeki kediyi görünce öfkeden çıldırdı. Deli gibi havlamaya başladı. Kedi iyice korksun diye köpeğe doğru uzatır uzatmaz; köpek bir sıçrayışta o kocaman aşılmaz yüksekliği atlayıp, ellerimde bir-iki diş çiziği bırakarak, kediyi elimden kaptı, gitti.
Yerde kediyi bir kaç kez ısırıp sağa sola salladı. Ama derhal dişine göre bir rakip olmadığını anlayıp, öfkesi ve hırsı dindi. Sanki hiç bir şey olmamış gibi arkasını dönüp gitti. Korkudan olduğum yerde kalakalmıştım. Kalbim hayatımda hiç atmadığı kadar hızlı atıyordu.
Kedi haraket ediyordu, ölmemişti. Ama arka bacakları tutmuyordu. Köpek uzaklaştığı halde, can havliyle kaçmaya çalışıyor, saklanacak bir yer arıyordu. Yavaş, yavaş ön ayaklarıyla sürünerek sekiz-on metre uzağındaki patozun (Biçerdöver benzeri, başağı sapından ayıran makina.) altına kadar ilerleyip saklandı ve orada öldü.
Ortalıkta kimse yoktu, kimse bu cinayeti benim işlediğimi görmemişti. Kedinin leşini bulduklarında bunu direk benim yaptığımı anlayacaklarına inanıyordum. O zaman beni asacaklar mıydı, kesecekler miydi, kim bilir n'apacaklardı? Günlerce cinayetimin her an ortaya çıkma korkusuyla yaşadım. Suşluluk duygusu ve vicdan azabı da içimi kemirip duruyordu. iç sesim sürekli "Ben yapmadım. Pis kedi eve girmeseydi böyle olmazdı. Ben yapmadım." diyordu. Pgibolojik savunma sistemim sürekli kediyi suçlayarak kendini aklamaya çalışıyordu.
Bu durum ne kadar sürdü, kedinin leşini ne zaman buldular hatırlamıyorum. Ancak kimse bu cinayeti benim işlediğimi anlamadı. Ama ben yaşadığım yakalanma korkusu, suçluluk duygusu ve vicdan azabıyla cezamı çekmiştim, herhalde
Yıllarca susup bu suçumu kimselere anlatmadım. Şimdi burada itiraf ediyorum; KEDiYi BEN ÖLDÜRDÜM.